Siyasal Paradigmalar
Av. Çağlar Çağlayan Muhalifler tarih boyunca haklarında açılan davalar marifetiyle baskı altında tutulmak istenmiştir. Bu sebeple olacak ki; muhalefetle yargının arasındaki mesafe dünyanın her yerinde... Yargının Muhalefetle Kurumsal Mücadelesi

Av. Çağlar Çağlayan

 

Muhalifler tarih boyunca haklarında açılan davalar marifetiyle baskı altında tutulmak istenmiştir. Bu sebeple olacak ki; muhalefetle yargının arasındaki mesafe dünyanın her yerinde açıktır.

Ülkemizde Parti kapatma davaları dışında muhaliflerle yargının arası genellikle bireysel olarak bozuktu. Ne var ki, son yıllarda yargı ve muhalefet arasındaki mücadele daha kurumsal bir yerden yürümeye yüz tutmuş durumda. Bu kez yargıyla olan mücadelenin, tekil şahıslar özelinde kalmadığını tüzel kişilikleri kapsadığını görüyoruz.

Ülkemiz 15 Temmuz 2016 akşamında bir darbe girişimine maruz kaldı. Atlatılan bu kalkışmanın ardından, cuntacıların dahil olduğu terör örgütüyle ilgili büyük bir temizlik hareketi başladı. Darbe girişiminden yalnızca birkaç gün sonra binlerce hakim ve savcı önce açığa alındı, sonrasında bunların tamamına yakını ihraç edildi. Devletin güvenliğini tehlikeye attığı gerekçesiyle görevinden uzaklaştırılanların cezai bir sorumluluğunun olmaması düşünülemeyecekti. Bu çerçevede ihraç edilenlerle ilgili ceza yargılamaları da başladı. Bunların bazıları sonuçlandı, bazıları ise devam ediyor. Bu dönemde devletin, daha önceden terör örgütü olarak ilan ettiği bir yapının mensuplarının kimler olduğuna nasıl bu kadar hakim olduğu, bu kişilerin terör örgütü bağları biliniyorsa yargıda o günlere kadar yer almalarına neden izin verildiği soruları sıklıkla soruldu. Hakim savcı ihraçları, ihraç edilenlerden mesleğe döndürülenler, bu kişilerin mesleğe döndürülme nedenleri ve dönüş sonrası verdikleri kararlar çok tartışıldı. Tartışılmaya da devam edecek.

Ancak yargı dünyasındaki bu tedbirler haklarında işlem tesis edilmeyenlerle ilgili bir endişe ortamının doğmasına neden oldu. Fakültede öğrencilere hakimlik/savcılık meslekleri korkuya yer olmayan meslekler olarak anlatılır. Ancak gerçeğin böyle olduğunu söylemek çok da mümkün değildir. Hakimler ve savcılar, bilinenin aksine maalesef bağımsız ve tarafsız kararlar alamamaktadır. Özellikle torba biçimde ihraçların yaşandığı son dönemde hukuk insanı olmaktan çok kendini kurtarmak evla görülmektedir. Tabi bunda FETÖ denilen gerici terörist yapının hakimler ve savcılar içerisinde uyuyan hücrelere sahip olduğuna dair söylentiler ve darbe girişimi üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen halen FETÖ’nün türlü yapılanmalarına operasyonlar düzenleniyor olmasının etkisinin büyük olduğu unutulmamalıdır. Hala, birçok kişinin FETÖ’cü çıkma ya da FETÖ’cü olmakla suçlanma potansiyeli bulunuyor. Bu durum da hakim/savcı mesleği mensuplarını tedirgin ediyor.

Diğer yandan ülkemiz 2017 yılında, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adında, tüm yetki ve atamaların bir kişide toplandığı bir sistemle yönetilmeye başlandı. Bu sistemde hakim ve savcıların atamalarını ve disiplin işlemlerini gören Hakimler Savcılar Kurulu’nun üyelerinin çoğu bizzat cumhurbaşkanı ya da dolaylı şekilde kendisinin genel başkanı olduğu parti tarafından belirleniyor. Kurulun hem disiplin işlemi uygulama hem de atama/tayin konularında çoğunluğu bir kişi tarafından belirleniyor. Bu yapıda yargı mensuplarının her şeyi belirleyen tek kişiyle iyi geçinmesi ihtiyacı doğuyor.

İşte tam da bu siyasal ortam, iktidara arasa da bulamayacağı bir imkan yaratmıştır: otokontrol ve otosansür. FETÖ’cü olmamak, yanlış anlaşılmamak ya da bir iftira atılırsa bu güne kadarki kararlarıyla cevap veriyor olmak adına iktidarın istediklerini, iktidar söylemeden yapan bir güruh ortaya çıktı. İşte muhalefetle son bir yıldır yürütülen kurumsal yargı mücadelesinin en önemli nedeni budur.

Cumhuriyet Halk Partisi son dönemde benzeri görülmemiş biçimde yargının tüzel kişiliğiyle mücadelesine maruz kalıyor. Örneğin son bir yılda iki defa Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi amaçla bastırdığı broşür ve kitapların toplatılmasına karar verildi. CHP’nin bastırdığı “21 soruda FETÖ’nün Siyasi Ayağı” adlı kitap bir kısım siyasilerin, ülkemizde darbeye kalkışan bir yapıyı nasıl övdüklerini ve bu yapının güçlenmesi için neler yapıldığını somut örneklerle anlatıyor. İçeriğinde gerçeğe aykırı bir satır dahi bulunmayan kitap, halkın bir kesimi ile diğer bir kesimini karşı karşıya getirdiği gerekçesiyle toplatıldı. Sonrasında ise CHP’nin kitabın basıldığı dönemde yöneticisi olanlar hakkında soruşturma yürütüldü ve milletvekili olmayan bir yöneticisi hakkında ceza davası açıldı. Kitaba ilişkin toplatma kararı aleyhine Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılmış durumda.

Yine CHP tarafından basılan, kamuda üst düzey yönetici olup birden fazla geliri olanları gösteren “Arpalık A.Ş.” ve kıdem tazminatı fonuna ilişkin gerçekleri anlatan “10 Soruda Kıdem Tazminatında Fon Aldatmacası” (evet, bu kitap sadece iktidarın kıdem tazminatı fonunun yanlış olduğu anlatıyor) kitaplarıyla ilgili de toplatma kararı alınmışsa da bu kararlar yapılan itiraz sonrası kaldırıldı.

Yargı bununla da yetinmedi. Ülkemizin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine dair hukuken de siyaseten de tartışmalı (kanaatimizce son derece yanlış) karar sonrası CHP milletvekilleri, çekilmeye ilişkin kararı Danıştay’a taşıdı. Dava dilekçesini imzalayan milletvekilleri bir basın toplantısı düzenledi. İşte bu basın toplantısının yayınlandığı sosyal medya paylaşımlarına mahkeme tarafından yasak getirildi. Bu yasağa karşı da Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapıldı.

Yargının son zamanlarda dokunulmazlıklarla ilgili bakış açısı ise ayrı bir hukuk faciasına neden oldu. Yeniden seçilmekle kazanılan dokunulmazlığı görmezden gelen mahkemelerin, Anayasa Mahkemesinin kararını tanımadığı bir dönemden geçiliyor. Anayasa Mahkemesi’nin hukuki varlığını tanımak ve hukuk sistemimizdeki yerini önemsemek çok önemlidir. TBMM başkanı dahi Anayasa Mahkemesi kararlarının önemini görmezden geldiğinden ülkemiz son bir yılda hukuk krizleri yaşamıştır. Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi sırasında dosyanın Anayasa Mahkemesi’nde olduğuna dair hatırlatmalar görmezden gelindi. Sonrasında Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdiğinde ise bu kararın iç hukukta nasıl hüküm doğuracağına ilişkin başka bir tartışma başladı. Ellerimizle hukuk krizleri yaratmış olduk.

Yargının muhalefetle sistemli mücadelesinin son örneği, “128 milyar dolar nerede?” Yazısının bulunduğu pankartların toplatılması ve asanlarla ilgili soruşturma başlatılması olmuştur. CHP, Merkez Bankası rezervlerindeki eksilmenin akıbetini sordu. Üstelik rezervlerdeki eksilmeye neden olan bakan bir kez çıkıp da paranın kullanılış biçimi konusunda bir açıklama yapmamıştı. 128 milyar doların akıbetine ilişkin sorulara iktidar kanadından tutarsız cevaplar verildi. Sonrasında ise 128 milyar doların Banka rezervlerinden çıkmasına karar veren eski bakanın başvurusu üzerine CHP’nin bu konuda yaptığı sosyal medya paylaşımlarına erişimin engellenmesi kararı verildi. Alınan bu karar sonrası da CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapıldı.

Yine CHP’nin bu konuyu gündemde tutma çabaları karşısında en büyük engel yargı oldu. CHP tarafından bu konuda billboardlara reklam verildi; il ve ilçe binalarına pankartlar asıldı. Ne var ki bu pankartların da birçok yerde toplatılması yoluna gidildi. Hatta bazı CHP yöneticileri hakkında ceza soruşturması başlatılırken, bazılarına ise Kabahatler Kanunu çerçevesinde cezalar kesildi. CHP, bu işlemlerin tümüne karşı da yasal başvurularda bulundu.

Eskiden yargı eliyle muhalefetin sindirilmesi dendiğinde, muhaliflere haksız davalar açılması ve ceza tehdidi ile korkutulması anlaşılırdı. Ancak bugün yargı eliyle doğrudan siyasi parti faaliyetlerinin engellendiği görülmektedir. Bir partinin kitabını ya da pankartını toplatan yargı, doğrudan siyasetin kendisiyle mücadele etmektedir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin konuya ilişkin içtihatları, siyasi partilerin eylemlerinin ifade özgürlüğünün toplu kullanımı olduğu ve geniş bir korumaya muhtaç olduğu yönündedir. Yargının yapması gereken, siyasi parti faaliyetlerine getirilecek haksız kısıtlamaları engellemekken, bizzat yargının kendisi bu kısıtlamalara gitmektedir.  Siyasi partiler, halkı bilgilendirmenin dışında tercihlerini yönlendirmek için de vardır. Muhalefet etmek, yurttaşların oyunu yönlendirmek ve onlara gerçekleri anlatmak siyasi partilerin görevidir.

Bugün ülkemiz, muhalefetle yargının kurumsal olarak karşı karşıya geldiği bir dönemi yaşamaktadır. Bu durumun temel nedeni ise mevcut hükümet sistemidir. Zira bir siyasi partinin genel başkanı olan, uluslararası sözleşmelerden tek başına çıkabileceğini düşünen bir tek kişilik hükümet, aynı zamanda hakim/savcı atamalarını yapan Kurulun üyelerinin çoğunu da belirleyebilmektedir. Üstelik buna karşı bir parlamento denetimi söz konusu olamamaktadır. Bu sistemde parlamento zayıflamıştır. Bu durumda hakimlerin, akıbetleri hakkında karar verebilecek bir siyasi partinin muhaliflerine karşı hesabı sorulamaz uygulamalar yapması kaçınılmaz olmaktadır. Ülkemizin bu sistemli yanlışlardan dönüşü, güçlü ve işlevsel bir parlamenter sisteme geçişle mümkün olabilecektir.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir