Siyasal Paradigmalar
Pınar Kıvandık Türker Cumhurbaşkanı Erdoğan 22 Kasım’da yaptığı konuşmasında, “Kurdaki yükselişe bağlı olarak kimi ürünlerde ortaya çıkan fiyat artışı yatırımı, üretimi ve istihdamı doğrudan etkilemez.... Türkiye’nin Yine Yeni Ekonomi Politikası
Gönderiyi Paylaşın

Pınar Kıvandık Türker
Çalışma Ekonomisti

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan 22 Kasım’da yaptığı konuşmasında, “Kurdaki yükselişe bağlı olarak kimi ürünlerde ortaya çıkan fiyat artışı yatırımı, üretimi ve istihdamı doğrudan etkilemez. Tam tersine kurdaki rekabet gücü; yatırımda, üretimde ve istihdamda artışa yol açar. Ülkemizde yaşanan durum tam da budur.” “Eğer ben de ekonomi tahsili görmüşsem inandıklarım, bilgim varsa, faiz sebeptir, netice değildir; enflasyon neticedir. Farklı düşünenler de çıksa Tayyip Erdoğan aynı noktadadır. Asla bu konudan taviz vermem.” diye ifade etti ekonomiye dair görüşlerini.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının üç yüz yıllık ekonomi kuramlarını kökünden baltalayan ekonomi kuramı “ faiz sebeptir, enflasyon netice”. Cumhurbaşkanı bu kuramını yıllardır söylemesine ve her faiz düşürmesi sonunda kur artışı ve enflasyonda yükselme yaşanmasına ve yine faiz yükseltilerek, aynı sarmalın tekrarlanmasına rağmen kuramını savunmakta ısrarlı. Merkez Bankası ise kuruluş amacı olan fiyat istikrarını sağlama görevinden çoktan vazgeçti. Cumhurbaşkanının kuramını gerçekleştirmek amacıyla önce TÜİK in enflasyon sepeti değiştirildi, sonra faiz enflasyonun üzerinde olacak söylemi manşet enflasyondan, çekirdek enflasyona evrilerek, nihayetinde enflasyon hedeflemesi tamamen göz ardı edilip cari fazla söylemine geçildi. Özellikle pandeminin ülkeyi etkilemeye başladığı Mart 2020 den beri, diğer ülke ekonomilerinin büyük çoğunluğunda gerek piyasaları gerek hane halklarını destekleyici teşvikler verilirken, Türkiye ise piyasaları kısmen kredi faizlerini düşürerek borçlandırma, kısmen de yayınladığı banka hesap numarası ile devlete yardım isteme suretiyle destekledi. Bunun sonucu olarak döviz kurlarında beklenen yükselişler, rezerv kullanımı ile kontrol altına alınmaya çalışıldı. Tüm dünyanın tersine izlenilen politika ile başarılanlar, hane halkları ve şirketlerde borç artışı, Türk lirasının dolar karşısında diğer tüm para birimlerinden fazla değer kaybı ve önlenemeyen enflasyon oldu.

Türkiye’nin ekonomi politikasına baktığımızda, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın söylemlerinden hareketle, TL deki değer kaybı planlı bir politika. Amaçlanan, kur artışı ile üretilen ürünlerin dış pazarda fiyatlarının ucuzlaması ve bu yolla ihracatın artıp, ithalatın azaltılması ve cari fazlanın verilmesi. Yaratılan dış ticaret fazlası ile iç piyasada dövizin fazlalaşıp, kur baskısını azaltması sonucunda  enflasyonun düşmesi. İzlenen bu politika ile de  kur- faiz -enflasyon sarmalından çıkılması. Bu sonuca bu yolla ulaşılması, teorik olarak, -yani ekonomi kuramlarında belirtilen diğer her değişkenin sabit varsayımı altında- bile, tahayyül edilmesi çok zorken, pratik olarak da imkansız bir yol olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanının ekonomi politikalarına dair diğer açıklamalarına baktığımızda, düşük faiz oranının firmaları yatırıma teşvik edeceği, yüksek kurun da üretimi arttırıcı etkisi ile istihdam artışı olacağı, böylece işsizlik probleminin de ortadan kaldırılıp, tüm bu sonuçlarla yüksek büyüme kaydedileceği beklentisi mevcut. Bu yöntemlerle böyle bir sonuç, dilek ve temenniden başka bir şey değildir. Her şeyden önce iktisat çok değişkenli ve çok disiplinli bir bilimdir. Birbirinden bağımsız araçların, rastgele kombinasyonu ile bir çıkarımda bulunulamaz. Nitekim uygulanması planlanan bu ekonomi modelinde unsurların diğer değişkenler ile olan etkileşimi, mevcut durum ve şartlar, iç ve dış gelişmeler, ekonomiyi etkileyen diğer tüm değişkenler, uygulanacak politikanın süresi ve zamanlaması hesaba hiç katılmamıştır. Kaldı ki tüm ihtimaller değerlendirilse bile sonuçları sadece beklenti dahilinde öngörülebilir.  Oysa mevcutta açıklanan ekonomi politikasında sırf araç amaç bağlamında bile doktrinden uzakken, diğer tüm faktörlerin yok sayılması, söylem ile yapılan uygulamaların birbiriyle çatışması ( kur serbest piyasada oluşacaktır söyleminin hemen akabinde yapılan kur müdahalesi), geçmişteki uygulamalarda yaşanılan kötü tecrübeler, şeffaf olmayan verilerin güvensizliği perçinlemesi, olası en uygun politikaları bile öngörülebilir olmaktan çıkarmaktadır. Türkiye ekonomisinde artık umudun maliyeti yüksektir. Piyasa aktörleri açısından gelecekte ekonominin daha iyi olacağı beklentisine yatırım yapmak, cesaret isteyen bir karardır.

Açıklanan ekonomi politikası ile amaçlanan sonuca ulaşılamayacağı aşikar olmakla birlikte, bu politikanın Türkiye için sonuçları öngörülebilir. İlk olarak kullanılan araç faizlerin düşürülmesi. Türkiye zaten tüm dünyada en yüksek faizli ilk on ülke arasında, enflasyon oranı açısından da dünyada en yüksek enflasyon oranına sahip ilk on ülke arasında. Yüksek faiz oranlarına rağmen, enflasyon oranından düşük olması nedeniyle reelde negatif getiri sağlamaktadır. Bu da doğal olarak kişi ve firmaları TL den kaçırıp, enflasyon karşısında parasal değeri korumak için dövize yöneltmektedir. Türkiye de dolarizasyon oldukça yüksektir. Mevduatların %59’u döviz olarak tutulmaktadır. Genel olarak tüm dünya ülkeleri enflasyon sorununu gündemlerinden çıkarmıştır. Buna bağlı olarak faizleri de düşüktür. Her ne kadar pandemi etkisi ile dünyada enflasyon artışı olsa da, bu oran Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar azdır. Buna rağmen ülkeler, tedbiren parasal sıkılaşmaya giderek faiz artışına başlamışlardır. Türkiye ise tam tersi bir politika ile faizleri düşürme yöntemini seçmiştir. Bu yöntemin seçilmesinin sebebi Cumhurbaşkanının söylemlerine göre, düşük faizin yatırımları ve üretimi arttıracağı beklentisidir. Burada da yine diğer koşullardan bağımsız olarak, yatırımların salt faiz oranları ile ilgili olduğu inancı görülmektedir. Aynı zamanda düşük faizin, kurun yükselmesine neden olacağı bilinmekle beraber, ithalatı azaltacağı bununla birlikte değersizleşen Türk Lirası karşısında üretilen malların fiyatlarının muadillerine göre ucuzlayacağı ve ihracatın artacağı düşünülmektedir. Artan ihracattan sağlanan döviz ile cari fazlanın verileceği beklenilmektedir. Bu beklenti de ise ülkedeki cari açığın büyük oranda dış ticaret açığından kaynaklandığı gerçeğinin yanı sıra, cari dengenin diğer unsurlarının göz ardı edilmesi handikaptır.

Yüksek kurun, yerli ürünlerin fiyatını dış piyasalarda ucuzlatacağı muhakkaktır fakat ihracat miktarının ne kadar arttıracağı blinmemektedir. Nitekim, Türkiye’de üretim çok büyük oranda ithal hammadde ve ara malı ile yapılmakla beraber, ihraç ürünlerinin önemli bir kısmı yurtdışı patentli ürünlerin montaj yapılarak, yine yurtdışına satılması şeklindedir. Bu tarz ürünlerde üretim miktarı önceden belirlenmiştir ve fiyatın düşmesi kısa vadede miktarı etkilemeyecektir. Üretimde kullanılan ithal mallarının fiyatının artması, değişken maliyetleri arttıracak, buna karşılık emek yoğun sektörler ile yerli hammadde kullanan sektörlerde sabit maliyeti düşürecektir. Yine kısa vadede, ihraç malının fiyatı ne kadar ucuzlasa da, pazarı genişletmek, üretim ölçeğini büyütmek, ihracatçı sayısını arttırmak kısa vadede mümkün değildir. Türkiye’de katma değeri yüksek ürün üretimi olmadığından, girdi maliyetlerindeki artış, çıktı maliyetleri ve ihracat fiyatları üzerinde yoğun baskı yaratarak, beklenen karlılığı sağlayamamaktadır. Kaldı ki ihracatçı için yüksek kurun nisbi avantajı, oynak kur karşısında etkisizleşmektedir. Kur hareketin hızlı ve sık değişmesi, ihracatçıyı  maliyet ve fiyat belirlemede zorlamaktadır. İhracatçı kur istikrarını, yüksek kura tercih eder. Yüksek kur, yurtiçinde üretilen malların değerini  dış piyasada ucuzlatsa da, iç piyasa da arttıracaktır. Aynı zamanda yurtiçi piyasa da üretilmeyip, ithal edilen ürünlerin,- ki bunlar tüketim mallarının büyük kısmı-, ayrıca üretiminde ithal yoğun olan temel gıda maddelerinin fiyatlarını arttıracaktır. Fiyatlardaki bu artış zaten yüksek olan enflasyonu daha da perçinleyecektir. Resmi enflasyon verilerinin reel piyasada gerçeğe uygun olmaması ama ücret artışlarının resmi veriler göre yapılmasıyla, ücretler her geçen gün eriyecek ve halkın alım gücü azalacaktır. Bu durum iç piyasada talebi daraltmasının yanı sıra, kitlesel yoksullaşma ve sosyal krizlere de neden olacaktır.

Faizlerin düşürülmesi üzerine kurgulanmış ekonomi politikasının ömrü çok büyük ihtimalle FED in faiz artışına kadar sürecektir.  Ki beklenti FED’in 2022 nin ikinci çeyreğinde faizi arttıracağı yönünde. FED’in faiz artışı dolar kurunu öngörülemez şekilde yükselteceğinden, kuru dengelemek için Türkiye de faizi arttırmak kaçınılmaz olacaktır. Sonuç olarak Türkiye yine yeniden yüksek faiz, yüksek kur, yüksek enflasyon sarmalında yerini alacaktır.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.