Siyasal Paradigmalar
Pınar Kıvandık Türker Türkiye’de 2017 yılından bu yana zaman zaman çeşitli mecralarda moratoryum ilan edileceğine dair tartışmalar gündeme geliyor. Devamını Oku Türkiye Ekonomisi ve Moratoryum Tartışması

Pınar Kıvandık Türker
Çalışma Ekonomisti

 

Türkiye’de 2017 yılından bu yana zaman zaman çeşitli mecralarda moratoryum ilan edileceğine dair tartışmalar gündeme geliyor. Özellikle bu tartışmalar dış borcumuzun ve cari açığımızın arttığı, Merkez Bankası rezervlerimizin azaldığı dönemlerde daha da fazlalaşıyor. Ekonomik krizlerin çok görüldüğü, üretiminde büyük ölçüde dışa bağımlı, büyümesi ve cari açığını dengelemesi için yabancı sermayeye ihtiyaç duyan Türkiye’de bu kaygıların duyulması gayet anlaşılabilir bir durum. Tarihimize baktığımızda Osmanlı Devleti 1877 de ve Türkiye Cumhuriyeti 1958 Adnan Menderes hükümeti döneminde borçlarını ödeme sıkıntısına girerek moratoryum ilan etmiştir. Dünyada da farklı zamanlarda moratoryum ilan eden bir çok ülke olmuştur. Hem kendi tarihimizdeki hem de dış ülkelerdeki deneyimlerle, ekonomiler her sıkıntıya düştüğünde moratoryum konusu gündeme gelmektedir. Fakat her ekonomik kriz ya da dış borç ödemeler dengesindeki bozulma moratoryumla sonuçlanmaz. Moratoryum diğer tüm alternatifler tüketildiğinde ortaya çıkan kaçınılmaz sondur ve ülkelerin dış borç ödemelerini finanse etmesinin yolları çok ve çeşitlidir. Bu yollardan hangisi ya da hangilerinin kullanılacağını mevcut koşullar ve göze alınan sonuçlarına göre tercih edilir. Bir ülkenin mevcut ekonomik verilerine baktığımızda bir ödemeler dengesi sorunu yaşama riski olup olmadığını söyleyebiliriz. Buna karşın o ülkenin moratoryum ilan edip etmeyeceğini öngörebilmek oldukça zordur.

Mevcut Ekonomik Görünüm

2020 yılında koronavirüs (Covid-19) nedeni ile ilan edilen pandemi sonucunda, dünya ve Türkiye ekonomisinde büyük ölçüde daralmalar meydana geldi. Böylesi bir sağlık sorunu, tüm dünyada ekonomilerin kapanmasına, ticaretin daralmasına, turizm gelirlerinin azalmasına, sağlık harcamalarının artmasına, işsiz kalan bireylerin ve faaliyeti duran şirketlerin ekonomik kayıplarını telafi edebilmek amacıyla verilen teşvikleri karşılayabilmek için parasal genişlemelere neden oldu. Türkiye özelinde ise zaten kırılgan bir ekonomiye sahip olan ülkenin ekonomik sorunlarını daha da perçinledi.

Türkiye’nin güncel ekonomik verilerine baktığımızda, Merkez Bankası kaynaklarına göre Aralık ayı itibariyle; Merkez Bankasının toplam rezervi 94,5 milyar dolar, bunun 43 milyar doları altın olup, brüt döviz rezervi 51,5 milyar dolardır. Swap hariç net rezervler yani bankaların zorunlu karşılıkları düşüldüğünde 15,5 milyar dolar, swap yükümlülüğü olan 63,5 milyar doları, var olan net rezervlerden düştüğümüzde Merkez Bankasının net rezervinin eksi 48 milyar dolar olduğu görülmektedir. Türkiye’nin dış ticaret açığı Ocak-Kasım 2020 döneminde 45 milyar dolar iken, kısa vadeli dış borç stoku Aralık 2020 itibarı ile bir yıl ve daha az vadede 132,5 milyar dolardır. Brüt dış borç stoku 435 milyar dolar ve net dış borç stoku 262 milyar dolar ve brüt dış borç stokunun milli gelire oranı %58, net borç stokunun ise milli gelire oranı ise %35,6 dır.

Ekonomik Süreç

Türkiye’de 2017 yılından itibaren brüt rezervlerindeki sürekli düşüşe karşın, dış borcunun özellikle kısa vadeli dış borcunun arttığı, rezervlerinin dış borcu karşılama oranlarının giderek azaldığı görüldü. 2018’in 2.çeyreğinde hızla düşmeye başlayan büyüme oranları, 4.çeyrek ve 2019’un ilk iki çeyreğinde üst üste küçüldü, 2020 yılının olağanüstü koşullarıyla da 2.çeyrekte küçülme %9,9 ile zirve yaptı. 2013 yılından beri her yıl azalan brüt rezervler, yalnız 2019 yılında bir miktar yükselse de, 2020 yılında yaşanan pandeminin ihracata ve turizme ket vurması, yabancı sermayenin hızlı çıkışı, var olan dış ticaret açığı ve yeniden borçlanmanın zorlaşması ile son otuz yılın en büyük düşüşünü gördü. Kısa vadeli dış borcun brüt rezerve oranı 1993 yılından (2,94 katı) sonra en yüksek orana ulaşarak 2,57 katı oldu. Ekonomide ideal kabul edilen, kısa vadeli dış borç stokunun brüt rezervlere eşit olması iken mevcut durumda bu oran, iki katından fazlaya ulaştı. Ülkenin dış borç geçmişine baktığımızda; brüt dış borç stokunun GSYH ya oranı (2001 ve 2002 hariç) son otuz yılda %40 civarındadır. 2017 den itibaren %50’nin üzerine çıkarak 2018’ de %56, 2019’ da %57 ve 2020 yılında %58 olarak gerçekleşti. Son otuz yıl içinde Türkiye’de bu oran ekonomik krizin yaşandığı 2001 de %56,5 ve 2002 de %54 olarak görüldü. Türkiye’nin net dış borç stokunu GSYH içindeki payı %35,6 tır. Bu oran ülkede en yüksek 2001 de %39,1 ve 2002 de %37,4 dir.

Tüm bu ekonomik veriler ülkenin dış borç ödeme kabiliyeti açısından fikirler verse de ödemeler dengesinde yaşanacak bir sorunu öngörebilmemiz için dış borçların finansmanı, borcun çevirebilmesi ve sürdürülebilirliği çok önemlidir. Ayrıca bunun ekonominin diğer verileri ile desteklenmesi, gelecek beklentileri, siyasi konjonktür ve jeopolitik risklerle beraber değerlendirilmesi gerekmektedir.

Dünya üzerindeki ülkelerin büyük çoğunluğu yüksek dış borçlara sahiptir. Yüksek dış borçlar gelişmiş ülkelerde çok sorun olmamakla beraber Türkiye ile aynı kategorideki gelişmekte olan ülkelerde daha çok sorun yaratmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin ithalata bağımlılığının yüksek olması, katma değeri yüksek ürünler ihraç edememesi, dış sermaye girişlerinin kısıtlı olması, finans sektörünün derin olmaması ve bunun gibi birçok sebep, borç çevirme yeteneklerinin azlığına ve ekonomilerinin kırılganlığının yüksek olmasına neden olmaktadır.

Türkiye özeline baktığımızda, ülkenin dış ticaret açığı büyük oranda turizm gelirleri ile sübvanse edilirken- ki 2019 da dış ticaret açığının %96 sı turizm gelirleri ile kapatıldı-, 2020 yılında pandemi etkisi ile turizm gelirleri dış ticaret açığının yalnızca %20 sini sübvanse edebildi. Kaldı ki 2021 de turizmde gelir beklentisi 20 milyar dolar olup, dış ticaret açığımızın yarısını bile kapatacak büyüklüğe ulaşmayacaktır. Borcun finansmanı için Türkiye, yabancı sermaye kaynağı sağlamak zorundadır. Zaten var olan dış ticaret açığının, ihracatla ya da turizm ile çevrilebilmesi olanaksız olduğundan, geriye ülkeye dış sermayeyi çekmek ya da dış borcu yine borç bularak refinanse etmek kalıyor. Gerek pandemi etkisiyle küresel olarak yaşanan ekonomik durgunluk, gerekse Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve jeopolitik riskler, doğrudan yatırım beklentisini oldukça düşürüyor. Bunun son örneği Wolkswagen otomobil firmasının maliyet ve lojistik açısından çok karlı olmasına karşın, Türkiye’ye yatırım yapmaktan vazgeçmesidir. Türkiye’nin kısa vadede yabancı sermayeyi çekebilmek için uygulayabildiği tek yolun, dünyada faizler sıfıra yakın olup yurtdışı fonlar para kazanamazken faizleri yükselterek yurtdışı fonları kendi ülkesine çekmesi görülüyor. Yine benzer risklerden dolayı yabancı sermaye, yüksek faiz elde etmek amacıyla kısa süreli olarak finansal sistemimize giriyor ve en ufak bir risk algıladığında hızla dolarını ülkeden çıkarıyor. 2020 nin sonu itibarıyla %17 ye çıkarılan politika faizi ile yurtdışından yalnızca yaklaşık 15 milyar dolar (11 milyar dolar swap, 4 milyar hisse ve tahvil) ülkeye çekilebildi. Bu fonlar kısa vadeli ve hareketli fonlar olduğu için ne zaman ve ne miktarda çıkacakları bilinmediğinden güvenilir bir kaynak teşkil etmemektedirler.

2020 yılında Türkiye dış kaynak bulabilmek için ülkelerle swap yoluyla kaynak arayışlarına başlamasıyla kısa vadeli olarak sadece Katar dan 5 milyar dolar ve Çin den 1 milyar dolar tedarik edebildi. Uluslararası risk priminin yüksek olmasından dolayı dış borçlanma faizi çok yüksek olduğundan, yurt dışından kredi tedarik etmekte oldukça zorlanan Türkiye, %6 faiz oranıyla 9 milyar dolarlık tahvil ihracı ile finansman amaçladı; 5 yıl vadeli 4,5 milyar dolar ve 10 yıl vadeli 4,25 milyar dolar olmak üzere 8,75 milyar dolar eurobond ihraç ederek uzun vadeli dış borçlanma yoluna gitti. 2021 yılı için ise tahvil ihracı yoluyla 10 milyar dolar finansman sağlamayı öngörmektedir.

Dış finansman sağlamanın en ekonomik yolu IMF ile anlaşarak, çok ucuz faizlerle kaynak sağlamak olmasına rağmen, Türkiye bu seçeneğe hiç sıcak bakmamaktadır.

Önümüzdeki Dönemden Beklentiler

Önümüzdeki dönemde, beklenen siyasi ve ekonomik risklerin başında özellikle ikinci çeyrekte, Amerika’nın yeni hükümetinin CAATSA yaptırımları konusunda yeni maddeleri uygulama olasılığı ve bunun dış ticaret ve finans sektöründe yaratacağı olumsuzluklar, mart ayında görülmeye başlanacak olan Halk Bankası davası sonucunda olası yüksek miktarlı cezalar, Doğu Akdeniz’ de ki doğalgaz arama faaliyetlerine karşı AB’nin yaptırımları karara bağlamayı mart ayına erteleyip ABD’nin tavrını beklemesinin yarattığı gerginlik ve olası yaptırımların ihracatımıza zarar vermesi geliyor. Ayrıca Suudi Arabistan’nın resmi olmasa da ihraç mallarımıza olan boykotunun dış ticaretimize verebileceği zarar, Libya ve Suriye sorunlarının masada olup askeri risklerin piyasada yarattığı belirsizlik, ekonominin içeride yüksek faiz – enflasyon sarmalına girme potansiyelinin yaratacağı sorunlar, döviz şoku ve yaptırım beklentilerinin yabancı sermayenin hızlı çıkışına yol açabileceği gibi riskler varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin açıklanan mevcut ekonomik verileri -ki bu veriler devletin açıkladığı resmi veriler olup gerek yıllar içinde hesaplama yöntemlerinin değiştirilmesi gerekse uluslararası hesaplama normlarıyla her zaman uyuşmaması nedeniyle sağlıklı bir karşılaştırma yapılmasını zorlaştırmakta- , uygulanan para politikası ve 2021 yılı için beklentiler/risklerlerle beraber değerlendirdiğimizde ödemeler dengesi üzerinde büyük bir sorun olduğu aşikardır.

Dünyada yaşanan gelişmelerin Türkiye üzerinde etkisini değerlendirdiğimizde; bunların başında gelen pandeminin 2021 yılı sonuna kadar devam etmesi ve bunun tüm dünya ekonomilerinde yarattığı tahribat, hem ekonomisinin dış kaynağa aşırı bağımlı olan, hem de var olan kronik ekonomik sorunlarının yarattığı kriz ile baş etmekte zorlanan Türkiye için çok daha yıkıcı olabilir. Bunun yanı sıra aşılama faaliyetlerinin hızla yaygınlaşması ile pandemi sorunun 2021’in ikinci yarısında tam olarak ortadan kaldırılamasa bile zayıflayacağına karşı beklenti yüksektir. Bu durumun ülkenin ihracatına ve turizmine olumlu katkı sağlayacağı beklenebilir. İkinci olarak Çin- Amerikan ticaret savaşlarının seyri ve bu savaşta Amerika’nın Avrupa’yı da tarafına çekerek alanını genişletme olasılığı, tedarik zincirinin Çin den gelişmekte olan ülkelere kaymasına neden olabilir. Türkiye gelişmiş altyapı, yetişmiş beşeri sermayesi ve lojistik avantajıyla ciddi bir alternatif olabilir. Bu da orta ve uzun vadede doğrudan yatırımların artmasına ve ihracat gelirlerinin yükselmesine yol açar. Fakat tüm bu olumlu beklentilere karşın kısa vadede başta ABD ve AB yaptırımları ve yukarıda açıkladığımız diğer riskler masada olduğu müddetçe Türkiye ekonomisinde bir tehdit yaratmaya devam edecektir.

Sonuç ve Değerlendirme

Özetle, bahsedilen uluslararası risklerimiz gerçekleşirse, ihracatımız ve dış kaynak girişimiz büyük oranda azalacağından, var olan yabancı sermaye de hızla çıkacağından ve bu zararı karşılayabilecek rezervlerimizin olmamasından dolayı temerrüde düşmek kaçınılmaz olabilir. Bunun yanı sıra, bu riskler gerçekleşmez ya da daha hafif bir şekilde bertaraf edilebilir, küresel gelişmeleri lehimize çevirebilirsek ve yabancı sermayenin istediği güven ortamını, hukuksal ve ekonomik reformlarla sağlayabilirsek, dış borcumuzu finanse edecek kaynaklara ulaşabilirsek dış borcu sorun olmaktan çıkarabiliriz. Gerek fırsatları ne kadar avantaja çevirebileceğimiz, gerekse riskleri ne kadar bertaraf edebileceğimiz, ekonomi yönetiminin başarısına bağlı olduğu kadar, siyaseten atılacak adımlara ve verilecek kararlarla da yakından ilgilidir

Tüm bu değerlendirmeler ışığında moratoryum tartışmalarına dönecek olursak; her şeyden önce moratoryum ilanı iktisadi olduğu kadar siyasi bir karardır. Moratoryum ilan eden ülke prestij kaybına uğrayarak uzun bir süre yeniden ihtiyaç duyacağı dış kaynak ve dış borcu sağlama imkanını kaybeder. Bunun yanı sıra moratoryumdan en büyük zararı ülkenin alacaklıları görür. Alacaklı ülkelerin en son isteyeceği moratoryum ilan edilmesidir. Borçlu ülkenin ekonomisi kısa süreli sıkıntıya düşmüşse ve borç ödeyebilecek potansiyele sahipse, borçların konsolide edilme imkanı her zaman vardır. Türkiye’de ödemeler dengesinde sorun yaşadığında ya da borcunun temerrüde düşmesi durumunda konsolidasyon yöntemiyle borçlarının vadesini uzatmayı yada faizlerin düşürülmesini isteyebilir.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir