Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Ahmet Özer Türkiye siyasi, ideolojik ve coğrafi olarak derin hatlarla üçe bölünmüş durumda. Siyasi olarak, doğuda HDP, batı kıyı şeridinde CHP, Orta Anadolu... Lider Kültü: Biattan Sadakata, Makyavelizmden Neronizme
Gönderiyi Paylaşın

Prof. Dr. Ahmet Özer
Toros Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi

 

Coğrafyaya Göre Bölünmüş Siyaset

Türkiye siyasi, ideolojik ve coğrafi olarak derin hatlarla üçe bölünmüş durumda. Siyasi olarak, doğuda HDP, batı kıyı şeridinde CHP, Orta Anadolu ve Karadeniz’de AKP ve MHP yer alıyor.  İdeolojik olarak doğu ve güneydoğuda güçlü olan HDP Kürtlere dayanıyor.  Orta Anadolu ve Karadeniz’e yayılmış AKP- MHP milliyetçi muhafazakâr tabana dayanıyor.  Batının kıyı şeridine sıkışmış olan laik ve “endişeli modernler” ise CHP’de toplanmış durumda. Bunlar hem coğrafya hem siyaset hem ideolojik olarak birbirinden farklı tabanlardır. Türkiye’de yaşanan doğal afetlere bile verilen tepkiler bu üç farkı ortaya koyuyor.

Ayrıca bu bölgeler batıdan doğuya gidildikçe; daha eğitimliden daha eğitimsize, daha zenginden daha yoksula; daha sekülerden daha muhafazakâra doğru giden bir hat izliyor.

AKP’nin Algı Yönetimi Artık İşlemiyor

Bu nevi siyasi ve sosyolojik fay hatlarında kimi kırılmalar, çelişki ve çatışmalar görülse de hepsinin bu gün için ortak sorunu yaşanan hayat pahalılığı, yüksek enflasyon, işsizlik ve yoksulluk olarak ortaya çıkıyor. Muhalif kesimler için yaşanan adaletsizlikler baskılar da cabası. AKP İktidarı olanların üstünü örtmek için;

1- Güçlü Türkiye söylemini kullanıyor

2- Dış düşman ve beka söylemine sığınıyor

3-Habire yerli milli söylemini dillendiriyor.

Biz güçlüyüz, Türkiye demokratik, ekonomi, dış politika her şey yerli yerinde bize inanın, muhalefete değil diyor.

Bazı sorunlar yaşanıyorsa da bu dışardan gelen saldırılar yüzenden, dünya bizi kıskanıyor, üstümüze geliyorlar, o yüzden bir beke meselesi ile karşı karşıyayız diyorlar. Bu birinci söylemle taban tabana çelişen bir söylem olmasına karşın gene de toplumu avutmak ve uyutmak için kullanılıyor. Fakat bu söylemler artık eskisi kadar karşılık bulmuyor, bulamıyor.

Türk İslam Sentezi Gene Devrede

Yerli ve milli meselesinde ise Türk İslam sentezine dayanarak başta HDP olmak üzere CHP ve muhalefet dışlanıyor hatta şeytanlaştırılıp adeta kriminalize ediliyor. Bunların yetmediği yerde baskı şiddet, polis, mahkeme ve hapishane devreye sokuluyor.

Üstelik söylediklerine, savunduklarına inanıyorlar, hatta giderek daha çok inanıyorlar ve zamanla kendi akıllarının her şeye yettiğine inanma aşamasına ulaştıklarında, bir zamanlar yanlarında bulunan, danışıp fikir aldıkları yol arkadaşlarına ihtiyaçlarının kalmadığını düşünmeye başlıyorlar. O yol arkadaşlarının çoğu bu gün ya başka partideler ya da kendilerine parti kurdular.

Artık etraflarında, birlikte yol yürünen arkadaşlar değil, sadece danışmanlar var. Danışmanların sayısının artması, liderin daha fazla insana danışma ihtiyacı duyduğu anlamına gelmez. Böyle bir tablo (a) liderin, geliştirdiği fikirleri onaylayacak, ona hayranlığını belirtecek daha fazla insanı yanında bulundurma ihtiyacıyla ve (b) maddi taltif üzerinden markaj beklentisiyle açıklanabilir.

Liderin Sosyo Psikolojik Yapısı

Alper Görmüş bir yazısında şöyle bir belirleme yapmış:  “Dalkavuklar, şaklabanlar bir devlet, bir toplum ve bir hüküm sahibi için, kanser hücresi gibidirler. Yedikleriyle hızla büyüyüp yayılırken, toplumu, devleti veya muktediri kaçınılmaz tükenişe sürüklerler. İşte bu nedenle kadim zamanlarda, bilge kralın yüzüne çıplak gerçekleri söyleyecek soytarısı olurdu, dar görüşlü ahmak kralın ise sadece duymak istediklerini konuşan dalkavuğu ve şakşakçıları…”

Bu durum nasıl böyle bir hal aldı? Bu biraz da liderin sosyo psikolojik analizini gerektiren bir şey kanımca. Hatırlayın Erdoğan önce liyakat demişti. Liyakat söylemiyle işe başlayanlar sonra “biat”ı dayattılar. O da yetmeyince şimdi “sadakat”ı bir politika unsuruna dönüştürdü. Bu bile şimdi kâfi gelmediği için koca sarayda iyice yalnızlaşıp üç beş memurla işi götürmeye çalışıyorlar.

İşin bir de başka bir boyutu var buna paralel giden. Hatırlayın muhafazakâr demokratlık altında çoğunlukçu değil çoğulcu yönetim vaadiyle iktidara gelmişti AKP. AKP dedikse siz Erdoğan anlayın, çünkü parti zaman içinde giderek Erdoğan’a ve onun algı oluşturan büyük bir halkla ilişkiler organizasyonuna dönüştü. Müttefikler ikna edilmiş, ikinci seçimde söylemler karşılığını bulmuş, toplumdaki meşruiyet yerini güçlü iktidar söylemlerine bırakınca işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı. Sonra amaca varmak için her türlü araç kullanılmaya başlandı, yani Makyavellist dönem gelişti. Üçüncü seçimde artık güç zehirlememesine uğrayan hegmonik bir parti olduğu ayan beyan ortaya çıkınca, her seçimi kazanan her istediğini yapabilen kudretli, olağan “üstün bir lider” kültü ortaya çıktı. Her kes lidere hayrandı onun için canını veriyordu, lider aynaya baktığında artık eşi benzeri olmayan bir figür görüyordu, şimdi artık etrafındaki kitleler değil o da kendi kendisine hayrandı. Bu dönemin adı narsist dönemdir. Ve artık tek sözü kanun gibi olan, tartışmasız her dediği yasa gibi yerine getirilen, hatta bir akşamüzeri beyan ettikleri mecliste gece yarılarına kadar çalışılarak yasa haline getirilen kudretli her şeye muktedir, “Roma’yı yakarım” tarzı ortaya çıktı. Buna sosyo politik dilde “Neronizm” deniyor. İşte bu süreç yanı Makyavellist, Narsisit ve nihayet Neronist yapı, liyakat, biat ve sadakat süreciyle birbirini besleyerek ilerledi ve bugünkü durum ortaya çıktı. Bu artık katı merkeziyetçi tek adam yönetimidir.

İşler Katı Merkeziyetçilikle Yürümüyor

Bu yüzden bütün sorunları sarayda tespit edip bütün çözümleri üç beş kişi ile burada kotarmaya çalıyorlar ve bütün kaynakları burada toplayıp dağıtılıyor. Ancak olmuyor. Koca Türkiye 86 milyon, tek bir kişi ve onun birkaç adamı ile yönetilemez. Bu dar elbise bu kocaman gövdeye sığmıyor, o yüzden her tarafından dökülüyor.

Düşünsenize, dünyanın çoktan terk ettiği katı merkeziyetçi bürokratik yapıyı Türkiye Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile tekrar ihya etmeye çalıştı. Ama bu tarz artık işlemiyor. Peki, o halde neden ısrarla hala devam ettiriliyor.

Başlangıçta amaca ulaşmak için her aracı kullanan bir tarz tutturulmuştu. Ardından iktidardan nemalananların yalancı alkışları (Ethem Sancağı hatırlayın) onları “narsizme” itti. Kendilerine âşık oldular. Onlara göre onlardan başka memleketi kimse böyle uçuramazdı! Etraf o kadar çok nemalananla doluydu ki uçuyorlar mı yoksa uçuruma mı gidiyor ülke fark etmediler bile, belki de etmek istemediler. Sonra bu da yetmedi. Artık huninin başında tek kişi, tek söylem tek, tek, tek demeye başlandı. Bunun siyaset biliminde karşılığı artık “Neronizm”dir. Kimse bana bir şey diyemez, modudur bu. Ancak bu yangını durdurmak gerekir.

Peki Nasıl?

Erdoğan hep rakiplerinin hataları üzerinde yükselmişti. Şimdi kendi hataları yüzünden düşüyor. Çünkü süreç, artık ne sosyolojik ve psikolojik, ne de ekonomik ve politik olarak sürdürülebilir. Bu iktidar gidici. Halk kimin gideceğine karar vermiş. Gidici de sonrası mühim. Aynı berraklıkta henüz kimi getireceğine net karar verdiği söylenmez. Bu noktada altılı masanın umut ve güven vermesi gerekir. Bunun için de restorasyon ve reformasyon gerekli. Buna dair yol haritaları ikna edici bir biçimde deklere edilmeli. Restorasyon en önemli üç öznesi var:

1) Kurumlar,

2) Kurallar,

3) Kadrolar

Görüldüğü kadarıyla kurumlar tahrip olmuş durumda. Kuralları ise kimse dinlemiyor. Her şey tek kişinin iki dudağı arasında. En bariz örneği Demirtaş ve Kavala Davası. Türkiye’nin imzaladığı uluslararası bir kural olan AHİM yasaları ve kararları dikkate bile alınmıyor, sonra da bizi AB’ye almıyorlar deniyor.

Güven Önemli

Bütün ilişkilerin temelinde güven yatar. Güvensizliğin başladığı yerde her şey biter. Seçmen ile lider arasında da bu böyledir. Seçmen artı AKP MHP iktidarına güvenmiyor. Dini kullandılar olmadı; milliyetçiliği kullandılar o da olmadı. Şimdi Suriye’de bir savaşın peşindeler. Muhalefet bu konuda, “Biz her konuda senin peşine takılmak, yanlışlarına evet demek, bu yanlışların bedelini topluma ödetmek zorunda değiliz” demelidir.  İtirazlarını yüksek sesle ve cesurca dile getirmeliler. Sayın Kılıçdaroğlu bunu yapıyor. Diğer liderlerin de aynı berraklıkta yapması lazım. Milliyetçi cephe bize ne der diye ürkek davranmamalılılar. Çünkü onlar bir şey yaparken “Millet İttifakı ve altılı masa ne der” diye düşünüyorlar mı? Böyle bir kaygıları var mı? Yok. Gün cesaretle davranma günü, bu cesareti gösteren bir kolektif liderliğe ihtiyaç var. AKP ve MHP’nin kendi siyasi çıkarları için attıkları hamasi nutukları herkesin benimsemesi gerekmez. Aksine itiraz etmek karşı çıkmak gerekir. Gün bu gündür.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.