Siyasal Paradigmalar
Ali Er NATO Dışişleri Bakanları toplantısında Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’li muhatabı Antony Blinken'la yüz yüze görüşmesinde “S-400'lerin satın alındığını ve bu işin bittiğini”... İş Bitti Derken S-400’ler Stratejik Açmazda mı?

Ali Er
E. Tuğgeneral

NATO Dışişleri Bakanları toplantısında Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’li muhatabı Antony Blinken’la yüz yüze görüşmesinde “S-400’lerin satın alındığını ve bu işin bittiğini” bir kez daha söylemiş.[1] ABD dışişlerinin açıklamasına göre ise Bilinken, Türkiye’yi S-400’leri elden çıkarması için ikaz etmiş.[2] Yetmezmiş gibi bugüne kadar sesiz kalan NATO cephesinden de S-400’lere itirazlar yüksek sesle dillendirilmeye başladı. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Blinken ile katıldığı “Transatlantik Bağ” konulu toplantıda “Türkiye’nin S-400 alma kararının sonuçlarına ait endişelerini “Ankara’da yetkililere bildirdiğini söyledi.[3]

Rusya’dan satın alınan S-400’ler Türkiye’yi stratejik bir açmaza mı sürüklüyor?  Bu açmazın nedeni ABD ve NATO’nun Türkiye’ye karşı çifte standart yaklaşımı ya da ayrımcı tutumu mudur?

Öncelikle altını çizelim. Egemen bir devlet olarak Türkiye’nin ulusal hava savunma sistemini güçlendirmek için aldığı ya da alacağı her karar anasının ak sütü kadar helal karardır. Ancak bu Devlet NATO üyesiyse ve NATO’nun öncelikli tehdit olarak tanımladığı Rusya’dan böylesine yüksek teknolojik donanımlı uzun erimli hava savunma sistemini envanterine katmışsa; bu kararın basit bir silah alışverişi olarak görülmesi güç. Türkiye ABD arasında stratejik kırılmalara eşik olabilecek, 21nci yüzyılın savunma ve güvenlik stratejilerine yön verebilecek karardır. Rusya için ise Türkiye’ye S-400 satışı, soğuk savaş sonrasında NATO’ya karşı değeri ölçülemez stratejik kazançtır. NATO içindeki dayanışma ve güvenin, ortak savunma ve transatlantik bağ hedeflerinin sorgulanmasına yol açmıştır.

NATO ve ABD bakımından etkileri ve problem sahaları ortak olsa da askeri-politik ve teknik olarak önem ve öncelikleri farklıdır.

NATO için sorun 2010 Lizbon zirvesinde kabul edilen yeni balistik füze savunma mimarisinden kaynaklanmaktadır. 2010 yılına kadar NATO üyesi ülkeler kendi hava savunmalarından sorumluyken, NATO sadece harekât alanındaki NATO kuvvetlerinin hava savunmasından sorumluydu. Yeni balistik füze savunma mimarisi NATO Aktif Katmanlı Saha Balistik Füze Savunma-ALTBMD[4] programı adı altında hava savunma olanak ve yetenekleri NATO üyesi Avrupa ülkelerini, halklarını ve topraklarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. NATO Füze Kalkanı olarak da adlandırılan sistem barış koşullarında dahi 7/24 aktif ve operasyonel bir sistem olarak tasarlanmış, alt yapısı NATO bütçesi ile kurulmuştur. 2010 Lizbon Zirvesinde her biri egemen 28 NATO üyesi devlet (bugün 30) barış koşullarında da hava savunma sistemlerini birleştirme ve entegre etme kararı almışlardır.

Basitçe özetlersek; yeni NATO hava savunma mimarisinde otuz üye ülkenin hava sahası tek bir hava sahası olarak tanımlanmıştır. Balistik füze savunma sistemlerinin olmazsa olmazı üç ana sistem ya da üç organdan oluşur.

  • Erken ihbar ve ikaz sistemleri (Radarlar, ikaz ihbar postaları),
  • Muhabere, Komuta ve Kontrol sistemleri (İletişim alt yapısı, hava harekât ve hava savunma merkezleri),
  • Havadan tehditlere karşı hazır Hava savunma silah ve araçları (Karada ve gemilerdeki füzeler ile uçaklar).

Tanımlanmış hava sahasında radarların belirlediği tehditlere karşı vur emrini verecek sistemin beyni Almanya’dadır. NATO’nun komuta ve kontrol alt yapısı ve ortak fonları kullanılarak tesis edilmiştir. Sistemin üçüncü ayağını ise Polonya ve Romanya topraklarında üslenmiş olan ABD’nin füze Rampaları, üye ülkelerin denizde ve karada konuşlu füze savunma sistemleri ile hava savunma görevindeki F-16 ya da F-35’ler gibi savaş uçakları oluşturmaktadır.

Ancak sistem ne denli NATO’nun komuta kontrol alt yapısı üzerine kurulmuş olsa da yapısal olarak Obama’nın 2009’da açıkladığı Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım-PAA[5] ve ABD Deniz Kuvvetlerinin AEGIS[6] adı verilen denizde konuşlu anti balistik füze sitemlerinin NATO şapkası altında devamı ve tam entegrasyonudur. Dolayısıyla Türkiye’nin S-400 kararı otuz NATO üyesinin de hava savunmasını doğrudan etkileyebilecek bir karardır. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bu projenin Avrupa Atlantik bölgesine yönelik uzun vadedeki tehditlere karşı “tam kapsama ve tam koruma” hedefi ile uzun vadeli bir yatırım olduğunu açıklamıştır.

Doğru da yanlış da olsa 2010’daki NATO Lizbon zirvesinde alınan balistik füze savunma mimarisi kararının altına Türkiye de egemen bir devlet olarak imza koymuştur ve Türkiye için de bağlayıcıdır. İşte S-400’lerin Türkiye’yi diğer NATO üyeleri ile karşı karşıya getirmesinin, stratejik bir kopuşa evrilme riskinin arkasında NATO Füze Kalkanı olarak da bilinen yeni NATO füze savunma mimarisinin politik veçhesi olduğu kadar teknik ve askeri zorunluluklar yatmaktadır.

Ancak dikkat çekici olan NATO, yine de S-400’ler bağlamında Türkiye’yi doğrudan karşısına almak yerine mesajlarını öncelikle ABD üzerinden vermeyi yeğlemiştir. Acaba Neden? Türkiye’nin kara kaşına kara gözüne mi? Tabii hayır…

Çünkü NATO da çok iyi biliyor ki; füze kalkanı mimarisi NATO’nun alt yapısı üzerinde tesis edilmiş olsa da ABD’nin milli sistemi küresel füze savunma mekanizmasının Avrupa’daki uzantısıdır.

Bu nedenle S-400’ler ABD için Avrupa’da NATO’nun füze savunma sisteminden önce kendi küresel füze savunma sistemine doğrudan risktir. NATO’da içinde ise işbirliği, dayanışma ve karşılıklı güven sorunu olarak da değerlendirilebilir. Avrupa kamuoyuna karşı potansiyel politik sorun olma kapasitesi ABD gözünde daha da ağırlıklıdır. NATO şapkası altında ABD, kendi ulusal füze savunma sistemlerinin füze rampalarını, radarlarını ve AEGIS gemilerini Avrupa ve Akdeniz’de sorunsuz olarak konuşlandırmıştır. Avrupa kamuoyunun tepkilerine karşı NATO’nun işbirliği ve dayanışma değerlerinin örtüsü altında NATO ülkelerinin ulusal füze savunması sistemleri ile kendi sistemlerini de fiilen bütünleştirmiştir. İşte her şey yoluna girmişken, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400’ler ile işlerin dallanıp budaklanması ABD açısından adeta “pişmiş aşa su katmak!” şeklinde algılanmıştır.

İşte dananın kuyruğu burada kopmaya aday. Türkiye diyor ki ben S-400’leri egemen bir devlet olarak aldım kullanacağım. F-35’ler ile ilgili teknik sorunlar çözümsüz değil halledebiliriz. Aslında konu sadece F-35’ler olsa Türkiye haklı; daha işin başındayken F-35’lere yeni ECM[7] yetenekleri kazandırılarak bir yol bulunabilir. Ancak NATO fısıldıyor ABD de adı gibi biliyor ki; tehdit ülke Rusya’nın ileri teknolojisine sahip S-400’leri NATO ve ABD füze savunma sistemleri ile bir arada kullanmak mümkün değil. Radarın tespit ettiği Füze Savunma Sistemlerine vur emrini verecek Almanya’daki komuta ve kontrol merkezinin alt yapısı da havadaki uçaklar da artık dijitalleşmenin sınırlarını zorluyor. S-400’lerin ESM[8] ve ECM yetenekleri nedeniyle yüksek güvenlik açığını ya da riskini göze almak mümkün değil. Hadi diyelim Türkiye S-400’leri müstakilen(stand-alone) kullansın? Bu da ayrı bir sorun. Türkiye NATO entegre füze savunma sahasının parçası, üstelik ABD’nin AN/TPY-2 erken ihbar ve ikaz radarı Kürecik’te topraklarında; bu bile ABD’nin sistemlerini, doğal uzantısı NATO sistemini ve sonunda bütün NATO üyelerinin ulusal sistemlerini felç edebilir…

Bütün bunlara rağmen ABD yine de S-400’lere karşı tezlerini NATO’nun hava savunma mimarisine etkilerinden çok ağırlıklı olarak F-35 uçaklarındaki olası güvenlik açığı riskine dayandırarak, Türkiye’yi CAATSA yaptırımları üzerinden kendi sahasına çekmeyi tercih etmiştir. Adeta NATO füze savunma mimarisini Avrupa kamuoyunun dikkatinden kaçırmaya, gözlerden ırak tutmaya çalışmaktadır. ABD’nin balistik füze savunma sisteminin askeri-politik hassasiyeti ve Avrupa ayağının yumuşak karnı olabileceği dikkate alınmalıdır. 

Türkiye böylesine karmaşık sorunlar yumağının nasıl tarafı oldu? Kaçınmak mümkün değil miydi?

Aslında Türkiye, 2010 NATO Lizbon zirvesinde Füze Kalkanı kararı alınırken düğmeyi yanlış iliklemiş görülüyor. Bir daha da iki yakası bir araya gelecek gibi görülmüyor. Yetmezmiş gibi ABD’nin milli balistik füze savunma sisteminin en kritik unsuru AN/TPY-2 radarının NATO şapkasıyla Malatya Kürecik’te kurulmasına da ev sahipliği yapıyor. İktidar Kürecik radarına her ne kadar NATO tesisi dese de ABD tesisidir. NATO kayıtlarında ABD’nin milli katkısı olarak yer alır, NATO içinde alternatifi yoktur. NATO’da Kürecik radarının konumu stratejik önemi haizdir. Çünkü NATO balistik füze savunma konsepti Rusya ve İran’dan balistik füze tehdidini tanımlar. Kürecik ise bu tehdit tanımındaki balistik füzelerin daha ateşleme safhasında (boost phase) rampalarında tespit ve imhasına olanak veren konumdadır. Tehdit balistik füzelerin henüz düşük hızda vurulmasını mümkün kılar ki; bu her türlü artık parçaları da atan ülke topraklarında kalır.

Üstelik Kürecik radarının ikizleri İsrail ve Katar’da konuşludur. Bu eşsiz konumuyla Kürecik’in, NATO’ya yönelik balistik füzelerin ilk hedefi olacağını söylemek için uzman olmaya gerek yok. NATO’nun hava savunma füzelerinin menzili dışında kalması işin cabası… Romanya ve Polonya’ya konuşlandırılan yüksek irtifa füze savunma rampaları en iyimser değerlendirme ile ancak Marmara ve İstanbul çevresini kapsayabilmektedir. NATO Batı Karadeniz’den itibaren Türkiye’nin doğusundaki hava sahasını kapatabilecek olanak ve yeteneklerden de yoksundur. Bu başlı başına Türkiye’ye ilave hava savunma yükü demektir.

O halde Türkiye 2010’da Lizbon’da evet derken, ABD’nin radarına Kürecik’te müsaade ederken;

  • Türkiye’nin bu risk ve tehditler karşısında ortaya çıkan ilave hava savunma ihtiyacının karşılanmasını ön şart olarak neden öne sürmemiştir?
  • Türkiye somut olgulara dayanan birbirinden önemli ve ikna edici risk ve tehditleri Lizbon’da öne sürmek yerine neden “İran’dan Türkiye’ye Füze tehdidi olamaz!” tezi ile NATO’ya karşı İran’ı savunmayı yeğlemiştir?
  • ABD ve İsrail ile “ölüm kalım” savaşı mahiyetindeki olası bir çatışmada İran’ın İsrail’in Keren Dağındaki AN/TPY-2 radarlarının ikizi Kürecik radarını dolayısıyla Türkiye’yi hedef alamayacağının garantisi nedir?

Hele hele ülkenizde ABD’nin nükleer başlıklarının depolandığı bütün dünyaca hala kabul edilirken, Rusya’dan ve İran’dan Türkiye’ye Füze tehdidi olamaz demek; olsa olsa kuma başını sokmakla izah edilebilir.

Türkiye Lizbon zirvesinde NATO Füze Kalkanı projesine evet derken bu olgulardan hareketle hem Kürecik radarı hem de NATO’nun topyekûn hava savunma mimarisi içinde Türkiye’nin konumundan doğan ilave füze savunma sistemleri ihtiyacı için en uygun tedarik şartlarını kendisi belirleyebilirdi. NATO’ya ve ABD’ye karşı Kürecik’in eşsiz konumu nedeniyle eli çok güçlüydü ve ikna edici olabilirdi. 2010’da eli böylesine güçlü olan Türkiye bugün S-400’ler yüzünden elini oldukça zayıflatmış görünüyor.

Üstelik Türkiye İran’ı NATO üyelerine karşı Lizbon’da savunulurken, NATO şemsiyesi altında hava savunma olanak ve yeteneklerini güçlendirme şansını zora sokmakla kalmamış, kendisine yüksek maliyetlerin de kapısını açmıştır. NATO’da Türkiye’nin milli savunma ihtiyaçlarını dahi göz ardı ederek Lizbon zirvesinde savunduğu söylemler, İran ile Türkiye arasındaki ortak payda “İslam” üzerinden gerekçelendirmişlerdir. Türkiye’nin “İslam” kimliği belirleyici olmuş, Batı’da Türkiye karşıtlarını güçlendirmiştir. O günlerde NATO’da Batı ile aramıza atılan güvensizlik ve şüphe tohumları bugün başta Doğu Akdeniz her cephede boy vermektedir.

Özetle; dün Lizbon zirvesinde NATO’nun Füze Kalkanına evet dedikten, Kürecik için ABD’ye kapılarını açtıktan sonra bugün Türkiye diyor ki; ben S-400’leri egemen bir devlet olarak aldım kullanacağım. NATO fısıldıyor ABD de yüksek sesle diyor ki; NATO’ya tehdit olan bir ülkenin yüksek teknolojik donanımına sahip S-400’leri, NATO ve ABD sistemleri ile bir arada kullanmak hatta envanterinde tutmak mümkün değil.

Bugün ne yapmalı? Bu açmazdan çıkış yolu nedir?

Öncelikle geçmişten ders almak adına sağ duyu ile düşünmekte yarar var. Çünkü S-400’ler Türkiye’nin NATO’da güvenirliğinin sorgulandığı bir süreci tetiklemiştir. Bu gelişme Türkiye’ye karşı çifte standart ya da ayrımcı bakış açısı gibi kolaycılıkla izah edilemez. Çünkü Türkiye NATO’nun öncelikli tehdit tanımındaki Rusya’dan stratejik hava savunma alanında güç paketi satın almıştır. 21nci yüzyılın savunma ve güvenlik stratejilerinin yönünü belirleyecek boyutta çok yönlü bir adım olarak değerlendirilmektedir. Tek başına bir silah alma kararı değildir. Bu kararın sonuçları askeri olmaktan çok siyasidir, ekonomiktir. Türkiye’nin NATO açısından ortaya çıkabilecek güvenlik açıklarını nasıl kapatabileceği ve en önemlisi Türkiye’nin NATO’da müttefiklerini Rusya’ya karşı güvenlik açığına karşı nasıl ikna edebileceği çok bilinmeyenli bir denklemdir. Girit modeli ise yüzeysel bir yaklaşım olarak ancak “ipe un sermekten” öteye geçmez. Elindeki S-400’leri başka bir ülkeye vermesi ya da satması da hiç öyle göründüğü gibi kolay değil. Üstüne para vererek Rusya’ya geri göndermek zorunda kalmak da işin cabası!

İşte bunları alt alta koyunca “o iş!” pek de bitmiş gibi görünmüyor. Türkiye’den dramatik bir adım gelmedikçe açmazdan çıkış yolu oldukça uzak görünüyor.    “Bu işin” sonunda Türkiye hanesine bilançoda zarar yazması çok yüksek bir olasılık…

Ne olabilir dilim varmıyor…

Sonunda gün gelir “O iş bitti! Türkiye NATO’dan çıktı” haberi ile sarsılırsak ya da en azından 2014’ten bu yana ABD’nin Montrö üzerinden taleplerini NATO içinde sağır sultan bile duydu. Hele hele “Mavi Vatan mı dediniz? o da neymiş!” diyenleri duyar gibiyim.

Bunun bedelini hesaplamak ne denli olanaklı bilemem ama dile getirmek için zamanı değil…

Kaynakça

[1] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/disisleri-bakani-cavusoglu-s-400lerin-satin-alindigini-ve-bu-isin-bittigini-bir-kere-daha-soyledik/2186687

[2] https://www.state.gov/secretary-blinkens-call-with-turkish-foreign-minister-cavusoglu/

[3] https://www.nato.int/cps/en/natohq/opinions_182586.htm?selectedLocale=en

[4] The Active Layered Theater Ballistic Missile Defense

[5] Phased Adaptive Approach

[6] Airborne Early Warning Ground Integration Segment

[7] Elektronik Karşı Tedbirler/ Electronic Countermeasure (ECM)

[8] Elektronik Destek Tedbirleri/Electronic Support Measures (ESM)

Ali Er YazarParticipant

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir