Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Ahmet ÖZER “İnternetin ruhu gövdeden ayıran teknoloji” olduğuna inanılıyor. Ten bütün kadim metafizik öğretilerde can için bir kafes, bir hapishane olarak algılanıyordu, bugün... İnsan Türü Nereye Doğru Gidiyor? – Bölüm 4

Prof. Dr. Ahmet Özer
Toros Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi

 

İNTERNET ARKADAŞLIK VE MAHREMİYET ARAYIŞI

“İnternetin ruhu gövdeden ayıran teknoloji” olduğuna inanılıyor. Ten bütün kadim metafizik öğretilerde can için bir kafes, bir hapishane olarak algılanıyordu, bugün ise zihin vecd halleriyle değil teknoloji marifetiyle bedeni geride bırakıyor ve âlemleri dolaşıyor. Bir bakış açısına göre, bedenin benlikten kopuşu, yüz yüze görüşmelerle kıyaslandığında iletişim için daha az zaman ve enerji harcanmasından dolayı insanı özgürleştiriyor. İnternet’in kullanımı daha az enerji sarfiyatı ve daha düşük bir maliyetle mümkün olan en çok sayıda insanla tanışmayı mümkün kılıyor.

Başka bir deyişle bireyler internet’i esnek bir erişebilirlik aracı olarak görüyorlar ve bunun arkasında yatan büyük ölçüde onları özgür kılan anonimlik[1] hissidir. Bununla birlikte bu fenomen olumlu bir sosyal gelişme olarak değil, kitlelerin duygusal çöküşü olarak değerlendiriliyor; insanların kendi özel yaşamlarını internette “gönüllü” olarak paylaşmaya iten şey, yalnızlık hissi ve kederden başka bir şey değildir. Bu çöküş iki alanın birbirine geçmesiyle ilgili olabilir: Gizli, bastırılmış ve sessiz özel yaşamın kamusal dünyada görünür ve sesli hale gelmesiyle birlikte, bireyin özel ve kamusal personalarının da belirsizleştiğine inanılıyor.

Duygu kapitalizmi mi?

Sanal yakınlığı kurmak kolay olduğu gibi onu sonlandırmak da kolaydır. Bauman’ın söylediği gibi “mesafe temasa engel olamaz ama temasa geçmek de uzaklığa engel olmaz.” Niteliğin değer kaybı nicelik artışıyla telafi edilmek istenir ve işe yaramaz olduğu ölçüde kısa ömürlü de olan bağlantılarda insan bir “ilişki kelebeği“ olarak bir ilişkiden bir ilişkiye konar. Ancak yaşantı ve duygu derinlere inmez, kök salmaz. O yüzden koparılıp atılması da kolay olur[2].

Romantik ilişki artık, Eva Illouz’un “soğuk yakınlıklarda” dile getirdiği gibi bir üretim hattında imal edilen ve olabileceğine hızlı etkin ve ucuz bir biçimde tüketilmesi gereken bir üründür. Bu da bizi kapitalizmin yeni bir evresiyle tanıştırır: Duygu kapitalizmi. Duygusal bağların maliyet-fayda analizine tabi tutulduğu, pazarda serbestçe alınıp satıldığı, kolayca elden çıkartılabildiği bir çağ, böyle de isimlendirilebilir.

Duyguların denetimsiz ifadelerine isim veren doğası ve bedensiz iletişimin hayal gücüne verdiği esinler sayesinde internet, aşkı arayanlar için kolay ama bir o kadar da hüzünlü maceralara dönüşüyor. İnsanlar adeta modern zaman Leyla’sına dönüşüyor. Bazen aramanın kendisi bir amaç bir alışkanlık halini alıyor. Ya ne aradığını bilmiyor ya da bulduğuyla tatmin olmuyor, bir süre sonra aramak amaca, o da alışkanlığa dönüşüyor ve bu giderek kişinin karakteri haline geliyor[3]. Dolayısıyla sosyal medya (yaratmanın ötesinde) yeni karakterler ediniyor. Çünkü sistemin sürdürülmesi buna bağlı, o da afyonunu salıyor, bağımlılığı yaratıyor, oluşan bağımlı yeni bağımlıları yaratıyor, sistem zincirleme devam edip gidiyor.

Bazıları da gerçek hayata çeşitli nedenlerle (işlerinden, eşlerinden, korkularından, zamanlarından vs. dolayı) kuramadıkları ilişkileri bu sanal dünyada hızla kuruyorlar.  Böylece sosyal medya siteleri sayesinde gitgide artan sayıda insan çevrim içi romantik ilişkilere giriyor bu ortamda sürdürüyor. Bu da böyle toplumsal bir değişimin romantik ilişkilerini mahremiyetini etkileyip etkilemediğine dair bir tartışmayı beraberinde getirmiş durumda. Felsefeci Ben-Ze’Ev, ilişkinin karşı tarafıyla internette tanışmak daha kolay olduğu ve böylece en uygun partneri seçmek mümkün olduğu için, internette daha mahrem ilişkiler kurmanın daha olası olduğunu öne sürer.

 Kolay yalanlar

Bu açıklamayla çelişen görüşler de yok değil. Kimileri interneti kullanarak daha mahrem ilişkiler kurmanın mümkün olmadığını ileri sürer, zira internet kişinin kendisi hakkındaki bilgilerin doğruluğunu garanti etmez. Özellikle de sanal zorbaların, cinsel tacizlerin ve pedofilerin kolay aldanan sosyal medya kullanıcılarının peşinde olduğu bilinen bir gerçektir ve bu kişiler karşı tarafın kendilerine güven duyması için dili nasıl eğip bükeceklerini iyi bilirler. Nette yalan söylemek pek kolaydır ve hatta yalan, kolay bir izlenim oluşturma aracıdır. Üstelik bir düğmeye basmakla yalanın getirebileceği bütün maliyet de kurtulursunuz.

Yüz yüze görüşmeden elde edilecek ipuçlarının olmadığı, yani romantik ilişkinin internet üzerinden başladığı durumlarda, kişi karşı tarafı kolaylıkla idealize edebilir. Hani şaka yolu “aşk bir görme bozukluğudur” denir ya, imgeleri cilalayan bir “yalan aynası” olarak internet, bu görme bozukluğunu katmerlendirir.

Oysa sosyolog Iliouz bedensel etkileşimin ilişkinin mahremiyeti açısından büyük önem taşıdığını ve tüm hisler beden merkezli olduğu için bunun romantik aşk ilişkileri için özellikle doğru olduğunu savunur. Kişinin kendi özgürlüğü ancak “ben” ve “ öteki” nin bedenlerinin fiziksel varlığıyla olabilir, der[4].

FACEBOOK’U ÖZEL KILAN NE?

Bir Durum Tespiti

Türkiye’de 48 milyon Facebook kullanıcısı var. Facebook’ta dünya sıralamasında 8’inci sıradayız. Sadece Facebook’ta ön sırada değiliz. 11 milyon kullanıcısıyla Twitter’da da 8’inci ve 22 milyon kullanıcı sayısı ile Instagram’da ise 4’üncü sıradayız. Sosyal medyayı seviyoruz. Rakamlar etkileyici.  Diğer yandan Wikipedia’daki madde sayısına baktığımızda başka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Sosyal medyada paylaşım yapmayı severken, ansiklopedik madde yazmayı sevmiyoruz. Wikipedia’da Türkçe madde sayısı yaklaşık 300 bin. İsveç’in nüfusu Türkiye’nin sekizde biri kadar… Ama Wikipedia’daki madde sayısı 3.8 milyon. Türkiye’nin 12 katı. Kaldı ki, “özgür ansiklopedi” olarak anılan Wikipedia Türkiye’de zaman zaman yasaklanıyor. Oysa internetteki en önemli bilgi kaynaklarından biri Wikipedia.

Türkiye’de internet kullanım oranı yüzde 60. Bir başka deyişle halkımızın yüzde 40’ı internet kullanmıyor. İsveç ve Finlandiya gibi ülkelerde internet kullanım oranı yüzde 90’ın üzerinde… Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya’da yüzde 80’in üzerinde… İnternet kullanımında dünya ortalamasını yakaladık yakalamasına ama Avrupa ortalamasının epey gerisindeyiz. İnternet hızında da durum yaklaşık olarak böyle… Ancak dünya ortalamasını aşabiliyoruz.  Fiber altyapıda Türkiye çok geri ve Türkiye’de sabit geniş bant değerleri OECD ortalamasının yarısında[5].  Bu tespitlerden sonra soyal medya ve Facebookdaki duruma bakalım.

Facebook’u Özel Kılan Ne?

Sosyal medya siteleri bireye kendi sosyal ağlarını sıklaştırma, başkalarıyla bağlantılar kurma – sürdürme ve kendilerini takdim etme olanağı sunar. Facebook, insanların kendileri hakkındaki bilgileri ekleyerek çevrimiçi bir profil oluşturabildikleri, birbirlerinin sayfalarına yorum bırakabilen, video ve fotoğraflarını paylaşabilen ”arkadaşlar” edindikleri sosyal medya sitelerinden biridir. Bu site eski arkadaşlarını bulmak, mevcut arkadaşlarla ilişkilerini sürdürmek, başkalarıyla yeni ilişkiler kurmak ve internet’te genel ve özel bilgileri paylaşmak gibi çeşitli amaçlarla kullanılabilir.

Facebook bireylerin ve toplumsal grupların bağlantı içinde olması açısından bir avantaj sunsa da bazı yazarlar sitenin kişisel ilişkiler açısından dezavantajlar teşkil ettiğini savunurlar.  Bir çırpıda göze çarpanlara bakıldığında şunlar görülür:

1) Facebook sayesinde zayıf bağlara sahip arkadaşlıklar kurmak kolaylaşır ve arkadaşlarınız için fazla çaba harcamak zorunda kalmazsınız.

2) Ama bunun aynı zamanda sosyal ve duygusal gelişimi olumsuz etkilediğine dair bir görüş de mevcuttur.

3) “Onu Facebook’umdan sildim”, artık bir insanı hayatımızdan çıkartmamızın yeni ifade biçimidir.

4) Birine verdiğiniz “like” yüzünden aile içinde şiddetli bir tartışma alevlenebilir. Sosyal medya sitelerinde etkileşimlerin kaç çifti büyük bir kavganın hatta boşanmanın eşiğine getirdiğine psikiyatri uzmanları tanıklık eder.

5) Facebook insanın hafızasını “silmenin” ya da onu hayali bir dünyada inanılmaz bir kişisel özgürlükle yenilenmesini mümkün kılar.

6) Benliğin çevrimiçi dünyadaki sunuluşu ile çevrimdışı dünyadaki varlığı birbirinden farklılaşmaya başladıkça bundan dolayı oluşan boşluğun moral bozucu ve travmatik etkileri olabilir. (Bu süreç kişinin deneyimleri sindirip filtreden geçirmesini sağlamak ve onu başka değişiklikler yapmaya itmek yerine daha fazla kopuş ve benlik yitimiyle sonuçlanabilir. Ruh sağlığı uzmanları tam bir gerçeklik kaybı ve ruhsal yıkımla sonuçlanan “Facebook” aşklarına pek çok kez tanık olduklarını söyler.

7) Facebook’u büyük ölçüde izlenim/izlenebilirlik için kullananlar açısından onun tehlikeli bir araç olabileceği de öne sürülen fikirlerden birisidir. Kişisel dilek “başkaları tarafından tanınmak” olunca, benliğin narsist amaçlar uğruna takdimi kullanıcının gerçek emeli haline gelebilir. Kendini minyatür bir şöhrete dönüştürmek isteyen kişinin Facebook kullanımı narsistlikten alınan keyfi ve temelsiz bir kendini beğenmişliği kuvvetlenir.

8) Descartes’ın “Düşünüyorum o halde varım”ın yerini, giderek  “Görünüyorum, o halde varım”a dönüşüyor. Bu düstur, neredeyse göz odaklı uygarlığımızın yeni düsturu haline geldi. Bir başkasının bakışını celp etmiyorsak o hayatı adeta yaşamamış kabul ediyoruz.

9) Aidiyet, güven ve anlam hayatlarımızdan kovulmuş gibi. Kaybettiğimiz ve bizi insan kılan her şeyi adeta sanal dünyada arıyoruz. Halâ önemli ve biricik olduğumuzu kendi kendimize kanıtlamak için sosyal medyaya bel bağlıyor ve ne kadar çok arkadaşımız olduğuna bakıp keyifleniyoruz.

10) Bütün bunlardan sonra soru şu: Sanal olan, gerçeğin yerini tutabilir mi ya da en azından ikamesi mümkün mü? Belki cevap yerine şu soru daha açıklayıcı olabilir: Facebook arkadaşlarımızın kaçı başımız sıkıştığında yardımımıza koşabilir? Ağladığımızda kaçı gözyaşımızı silebilir veya kaçının omzuna başımızı yaslamakla rahatlayabiliriz?

11) Bu sanal bir âlem. Ve âlem buysa kral herkes, kral sensin, tabi kraliçe de, ama gerçeğin saati vurduğunda, tıpkı masaldaki gibi her birimiz o kaçmaya çalıştığımız benliklerimize geri dönüyoruz.

Sonuç itibariyle, yaşadığımız çağın bir gerçeği ile karşı karşıyayız.  Acaba bu çağın bize sunduğu olanaklarla gene onun sunduğu zararları yok etmek mümkün mü, ya da en aza indirmek?  Böyle bir mücadele yapılabilir mi veya nereye kadar yapılabilir? Ya da edilmeli mi? Aslında sorun sadece net’te olup bitenler değil. Bu işin sadece bir parçası/bölümü diğerlerine de baktıkça resmin tamamı yavaş yavaş ortaya çıkacaktır, diye düşünüyorum.

 

KAYNAKÇA:

[1] Anonimlik, herhangi bir eser veya kişinin bir yandan sayısının fazlalığı, bir yandan da geçici olması hasebiyle halk arasında kimliğinin ve adının kaybolup, halka mal olmasıdır. Anonimlik, “anonim” kelimesinden türetilmiştir. “Anonim” Yunanca bir kelimeden gelir. İsimsiz, adsız, adı bilinmeyen demektir. Terim olarak bir şeyin veya şahsın kendisine ait ayırd edici bir özelliği ve kişiliğinin olmamasıdır. Sosyoloji de anomi ise bozulma ve ya toplumsal çürüme halidir.

[2] Sayar, 2016, s.16

[3] Aristoteles, “karekter, alışkanlıktır” der.

[4] Sayar, İzdiham, Nisan Mayıs 2016, s.14-16

[5] En önemli konu ise özgürlükler. Türkiye’de 2000’li yılların ilk çeyreğinde 150’yi aşkın gazeteci cezaevinde. Sınır Tanımayan Gazeteciler’e (RSF) göre 2018 yılında Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 155. sırada yer alıyor. Listeye bakıyorum: Burkina Faso, Tacikistan, Çad, Angola, Cezayir, Cibuti bizden üst sıralarda. İnternet özgürlüğünde de gidişat kaygı verici. Freedom House’un “İnternet Özgürlüğü”ne ilişkin raporunda Türkiye, “İnternetin özgür olmadığı” ülkeler arasında yer alıyor. İnternet özgürlüğünde Bangladeş ve Zimbabve ile başa başız. Türkiye’de engellenen internet sitelerinin sayısının 120 bini aştığı söyleniyor.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir