Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Ahmet ÖZER İnternet teknolojisi günümüzde sadece bilginin üretilmesi, iletilmesi ve saklanmasında yenilikler getirmedi aynı zamanda insan ilişkilerini ve dostluk anlayışımızı da değiştirdi, hatta... İnsan Türü Nereye Doğru Gidiyor? – Bölüm 3

Prof. Dr. Ahmet Özer
Toros Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi

 

İNTERNET: SOĞUK YAKINLIK

Giriş

İnternet teknolojisi günümüzde sadece bilginin üretilmesi, iletilmesi ve saklanmasında yenilikler getirmedi aynı zamanda insan ilişkilerini ve dostluk anlayışımızı da değiştirdi, hatta halâ her geçen gün giderek artan ölçülerde insana ait olan her şeyi değiştirip dönüştürüyor, o arada sevgiyi ve aşkın kadim anlatısını da dönüştürüyor tabi.  Küreselleşme dolayısıyla insanın, malların ve hizmetlerin dünyayı bir açık kapı politikasıyla serbest dolaşımı başta olmak üzere; bilgiye, teknolojiye, üretime ve tüketime ilişkin hususlar üzerinde son yıllarda çokça duruldu. Çünkü kapitalizm öyle istiyordu. Fakat bu hercümerç içinde insan unutuldu, insani olan ve insana ait olan ne varsa unutuldu. Ya bilinçli unutuldu ya da bunlar geri plana itildi. Her şey paraya-pula, kapitale ve daha fazla biriktirmeye, güce endekslendi. İnsan(oğlu) bu uğurda elde edilecek kazanımlar için çoğu kez gözden çıkarıldı, feda edildi.

Oysa Alman filozof Kant, “İnsan amaçtır, araç olarak kullanılamaz” diyordu. Fakat güç ve egemenlik peşinde koşanlar bu düsturları dinlemiyorlar, dinlemek bir yana çıkarları söz konusu olduğunda tam tersini yapıyorlar. Bu çılgınca açgözlülük öylesine gözlerini karartmış ve kör etmiş ki, bunun bir gün büyük ve keskin bir dönüşle bir bumeranga dönüşeceğini akıllarına dahi getirmek istemiyorlar. Bunun anlaşılması için illa dev bir Frankenstein’in ortaya çıkması mı gerekir? Gemi battığında herkesin birlikte yok olacağını bildikleri halde bu aç gözlülük gözlerini kör etmiş, mukadder bir son ile karşılaşmadıkça da bu dehşetli bağımlılıktan kurtulmayacaklar.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen umudu yükseltmek ve gerçekten umutlu olmak için yapılması gereken neyse yapmak ve yerine getirmek lazım.  İşte bu amaçla, internetin, ortaya çıkan yeni teknolojilerin, sözgelimi yapay zekânın insan ırkı üzerinde nasıl bir etki yaptığını, tür olarak insanı ve sosyolojik olarak insanlığı nereye götürdüğünü, daha doğru bir betimlemeyle nereye sürüklediğini sorgulamak gerekiyor. Yeni teknolojilerin yol açtığı yeni gelişmelere ve yeni sorunlara yakından bakmak gerekiyor. Bunları yapmaya çalışırken, henüz yeni olan bazı örnek olaylar üzerinde durarak günümüzü anlamaya çalışalım. Bu meyanda gelecekle ilgili kimi yordamalarla/tahminlerde bulunalım. Bizi tür olarak bekleyen tehlikelere dikkat çekerken neler yapabileceğimiz de o arada ortaya çıkmış olacaktır.

Nerden geldik, şimdi nereye gidiyoruz? Bu baş döndürücü bir hıza kavuşan teknoloji sayesinde kolayca yakınlaşsak da soğuk kalıyoruz, mesafeyi hemen aşabilsek de ruhların uzaklığını yenemiyoruz. Çünkü teknoloji ve eşya zaman ile mekânı sömürgeleştirdi. İnsani, duygusal ve romantik ilişki de bu tüketim pazarında en az maliyetle en iyi ürünü bulacağınız bir pazarlık nesnesine dönüştü[1].

Klasik insan tarifi aşılıyor artık!

İnsanın değerli bir varlık olduğu, değerinin özelliğinden kaynaklandığı, bu özelliğin de akıl sahibi bir varlık olmasına bağlı olduğu tezleri potansiyel olarak doğru olsa bile artık tartışılır olmanın ötesinde aşılır oldu mevcut realite içinde. Üstelik bütün bunların geçerlilikleri ve geçerlilikleri de sorgulanıyor. Sadece insan mı akıl sahibi? Şempanzeler, yunus balıkları, balinalar, karıncalar, arılar, vs. gibi varlıklarda akıl yok mu? Daha önce de belerttiğimiz üzere, bu ve benzeri birçok hayvanın da akıl sahibi olduğu artık biliniyor. İnsana kafa yormuş bir filozof olan Friedrich Nietzsche, insanı tariflerken, hayvandan nitelik açısından değil, akla sahiplik çerçevesinde, niceliksel bakımdan ayırır. Diğer bir deyişle, insanla hayvan arasındaki farkı, akla sahip olduğu nitelikten ziyade bir nicelik fark olduğunu ileri sürer. Bu konuda çarpıcı bir söylemle mealen; insan, hayvanla insan arasında gerilmiş bir iptir, der. Gereklerini yerine getirdiğinde ipin önünde, yerine getirmediğinde arkasında yer alır.

Gerekler neyle yerine gelir? Elbette en önemli iki uzvu, el ve dildir. İnsanoğlu eliyle maddi kültürü, diliyle maddi olmayan kültürü üretir, saklar ve aktarır. İşte bugün bu hususları yerine getiren robotlar, hatta elin ve dilin bağlı olduğu zekâ yerine yapay zekâlar söz konusu. Üstelik daha seri daha yakınmasız ve yorulmadan üretimde bulunabiliyorlar. Peki ya duygu ya vicdan? İşte bugüne değin es geçilen aslında bilimin de biraz burun kıvırdığı önemli olgular bunlar. Bunlar olmadan insan olur mu? Yeni türe doğru ilerlerken, bu hasletlerden arınmış yapay insanlar yaparken insanoğlu da zaman içinde bundan etkilenip bunlardan arınacak mı? Hem bu işleyiş hem yapay ve teknolojik ortam, hem beslenme ve üreme alışkanlıkları değişince tür olarak insan da değişecek mi? Zaten tarihte başka tür insan(lar) olduğunu biliyoruz; o halde gelecekte neden olmasın? Soru şu ki, biz mi değişeceğiz yoksa koşulların ittirmesine paralel yeni türler mi ortaya çıkacak?  Bunlar belki biraz erken sorulmuş sorular gibi gözükebilir. Fakat bu işlerle uğraşanlar için geç bile kalınmış sorulardır. Şimdiden doğru cevaplar bulmazsak kim bilir gelecekte başımıza neler geterirecekler? O yüzden insanı bugün en çok etkileyen alanlara, önce “net”te neler olup bitiyor kısaca bakalım, ardından yeni teknolojilerin yarattığı yapay zekânın marifetlerini irdelemeye çalışalım ve nihayet bunların etkileşiminden ve metamorfozundan ne çıkacak ona bakalım. Bizi bekleyen daha iyi daha nitelikli insan mı yoksa yeni Frankensteinler mi? (Bu konuya daha sonra döneceğiz)

Teknolojik egemenlik devri (ve akıllı telefon çılgınlığı)

İşe en basitinden başlayalım, akıllı telefonla. Bilindik bir durumdur: Kızılderililer dumanla mesajlaşırdı, yazı icat oldu, sonra kablolu iletişim ağları kuruldu. Bu dönemde de mektuplar, telgraflarla sürdü iletişim. İnsanlar meramlarını uzun uzun anlattı, yazdı, adeta yüreklerini beyaz kâğıtlara sarıp dostlarına, yakınlarına sevdiklerine ve sevgililerine yolladı. Aynı duygu ve derinlikte cevaplar aldılar. Sonra uzayda iletişim devrimi başladı. Artık duvarlar, sınırlar ortadan kalkmaya başladı, kablolar ve normal ev işyerlerinde kullanılan telefonlar hükmünü kaybetti.

1993 yılıydı, GAP’ta genel sekreterdim. Cep telefonları yeni çıkmış ama henüz bölgeye gelmemişti. Bir tane edindim. Erikson marka, arkasına monteli büyükçe bir aparat, üstünde eski TV’leri andıran uzunca bir anteni ve ele avuca sığmayan bir hacmi vardı. İlk kez herhangi bir yerle bir kablo bağlantısı olmayan bu telefonla sağda solda konuştuğumda insanların bana şüpheli şüpheli baktıklarını görüyordum. Hal böyle olunca o sancılı coğrafyada ve sorunlu zamanda ulu orta yerde konuşmamaya başladım.

Sonradan bazı arkadaşların bana ilettiğine göre bu tarz bir aletle konuşan birinin ajan olabileceği yolunda şüpheler doğmuştu. Çünkü bu şekilde, o zaman ancak telsizlerle konuşulabiliyordu, telsizler de devletin elemanlarında ve ajanlarında oluyordu. Durum aynen buydu. O yüzden bu makinelerin ilk dönem yarattığı algıyı anlamak gerekir… Nerden nereye…? Derken cep telefonları furyası başladı. Dev bilgisayar önce masaya oturdu, ardından diz üstüne indi, sonra tablete dönüştü, derken artık cebe girdi. Belki yakında dil ya da deri altına girecekler…!

Telefonlar hızla küçülmüş, estetize olmuş ve bir süre sonra akıllanarak cepteki yerlerini almıştı. Zamanla bu nevi aletlere sahip olmak artık bir ihtiyaçtan ziyade bir statü ve prestij halini almıştı. Bizim toplumda görülmedik bir patlama ile artık yeni yürümeye başlayan bir çocuktan ölmek üzere olan bir yaşlıya kadar herkesin elinde ve cebinde bir telefona rastlamak mümkündü. Böylece beşikten mezara kadar herkesin cep telefonu, kulaklığı, sağda solda gösterişli etkileşim aletleri vardı. Bütün bunlar bir anda ortalığı kaplamıştı.

Gençler bu telefonlarla dili katletti, duygular kırpıldı, sohbetler kesildi, yolda, okulda, otobüste, evde, işte, herkes (büyüklendiğini sanarak) aslında küçülüp kendi cebinin içine girdi. Toplumun sadece sosyolojisi değil psikolojisi de değişti. Peki, bunun belirgin sonucu ne olabilir? Buna sosyolojik olarak yaklaştığımızda şöyle bir analiz yapabiliriz. Çağımızın geçiş süreci olma özelliğine binaen (arkadan gelenler yavaş yavaş azalıp yok olsa da) üç kuşağı şimdilerde bir arda görmek mümkün: X, Y, Z kuşaklarıdır bunlar.

X, Y, Z kuşakları

X Kuşağı, 60’lı yılların kuşağıdır. Biz duygusuna sahip, geleneklere bağlı, kendinden büyüklere itaat eden, kendinden küçüklerden de itaat bekleyen bir kuşak.  Bunlar henüz TV ve cep telefonlarıyla tanışmamış ve buluşmamış bir kuşak olarak yetişti. O yüzden yaşama bakışları ve ilişkilerinin nitelikleri günümüzden epey farklı bir özellik arz ediyor. Sonra Y kuşağı geldi.

Y Kuşağı, 70’li, 80’li yılların kuşağıdır. Yavaş yavaş teknolojinin etkisiyle tanışmış olsalar da henüz tam olarak eloktronize olmamış bir kuşaktır. Bunlar tamamen teknolojinin manyetik alanı içine girmemiş. X kuşağının aksine isyankâr, özgürlük tutkunu, başkaldırmayı seven bir kuşaktır. Siyasi alandaki görünümü devrimci gençlik, ekonomik alanda ise ellerinde James Bond çanta, dünyayı dolaşan, “Yu Pi” denilen bir kuşaktır. Yüz yüze gelerek, göz göze bakarak, anlatarak, ikna ederek “mallarını” satan, ya da ilişkilerini kuran insanların kuşağıdır y kuşağı.  Gelelim Z Kuşağına.

Z Kuşağı, 90’lar da ve 2000’lerde internete gözlerini açan, dijital teknoloji ve akıllı telefonların içine doğan, kendilerinden önceki yaşamı tarihin uzak diyarlarında bir geçmiş gibi tasavvur eden, dijitalle büyüyen kuşaktır. Bunlara “dijital kuşak” da diyebiliriz. Bir çocok çocuk bu konularda babalarından analarından daha mahir. Çünkü yaşamının büyük bölümü akıllı telefonlara bağlı ve bağımlı geçmiş. Akıllı telefonları ellerinden düşürmeyen, onlarla oturup onlarla kalkan, onların müsaade ettiği kadar konuşan bir kuşaktır z kuşağı. Bunların elindeki telefonları alırsanız, adeta fişi çekilmiş elektrikli ev eşyasına dönerler.  Ya da sudan çıkmış balığa…telefon yoksa sanki yaşam durmuş ve donmuş oluyor onlar için. İsterseniz bir deneyin, bunu açıkça göreceksiniz.

Bu teknolojinin elbette insan yaşamını her geçen gün artan ölçüde olumlu yönde kolaylaştırıcı etkileri oldu, olmaya da devam ediyor. Ama teknoloji bunu bir eliyle sunarken öbürüyle de çok şey almaya başladı insanoğlundan. Onu kendi doğasına karşı yabancılaştırdı, yaratıcılığını köreltmeye başladı ve reel dünyadaki geniş özgürlüğü sanal dünyada sörfe çevirdi.

Kayıp bir kuşak (mı!?)  yoksa

Telefon, internet bağımlısı bu kuşak, kısa cümlelerle yazışıyor, hatta kelimelerden sesli harfleri atıyor, emoji denilen sembollerle konuşuyor, kitap okumuyor, bir şey merak ettiklerinde Google’a başvuruyorlar. Telefonlarıyla yatağa giriyor, telefonlarıyla uyanıyor, aşklarını, oyunlarını onunla ve onda yaşıyorlar. Hal böyle olunca da her şeyin ömrü yüzeysel, kısa ve bir telefonun sakladığı/elverdiği ölçüde oluyor. Bu kuşak genellikle derinlemesine araştırmadan kopuk, uzun ve anlamlı okumalar yapmayan, zekâlarını kısa labirentimsi telefon tuşlarının içinde tüketmekteler. Yaratıcılıklarını akıllı telefonların sağladığı olanaklar nedeniyle kullanamayan ve geliştirmeyen bu gençler çoğunlukla topluma ve geleceğe dair ideale ve ütopyaya da sahip değiller. Bencil, kendini soyutlamaya meyyal, çoğu toplumsal yapıya dişe dokunur bir şey katmadan göçüp gidiyorlar, arkalarına bakmadan…

Nitekim hep düşünmüşümdür uzun yıllardır bırakın Türkiye’yi, dünya genelinde bile neden bir Tolstoy, bir Dostoyevski artık çıkmıyor. Bir Shakespeare gelmiyor? Neden bunca uzun bir sürede bir Nazım, bir Neruda yok, bir Balzac, bir Steinback romanına, ya da Yaşar Kemal’in “İnce Memed”in kalibresinde bir yazına rastlanamıyor artık. Bu çağ bu kadar olanağa rağmen böyle dâhilerden neden mahrum?  Tek sebebi bu olmasa da bunda dijital dünyanın epey etkisi olsa gerek. Özellikle kapitalist teknolojinin insan zihnini, kendisinin çizmiş olduğu sınırlar içinde elverdiği kadar çizmiş ve adeta esir almış gibi davranmayı sürdürmesinin payı olduğunu düşünüyorum.

Köle ile efendi yer mi değiştiriyor?

Tabii bu şimdilik içinde olduğumuz bir durum, gelecek ne getirir bilemiyoruz. Dedik ya: Önce oda büyüklüğünde dev bilgisayarlarla başlandı işe, sonra masa üstü bilgisayarlar geldi, ardından dizüstüne küçüldüler, sonra el içi ve cep içine girecek kadar küçüldüler. Şimdilerde deri altı, dil ucunda konulacak bilgisayarlardan/telefonlardan bahsediliyor Hatta zihin yoluyla okumalara açık bil-gi-say-a(ya)rlardan bahsediliyor. Bunlar bir bakıma iyi ve önemli gelişmeler olarak görülebilir. Ama bir sosyal bilimci olarak unutmamamız ve sormamız gereken soru şu: İnsan bu gelişmenin neresinde? Bu macerada amaç insan mı yoksa insan araçsallaştırılıyor mu insan, amaçla araç yer değiştirmeye mi başladı? Daha çarpıcısı köle (yapay eşya) ile efendinin (insanın) de bir gün yer değiştirmeyeceğinin garantisi var mı?

Daha şimdilerde devletler bu yolla insanları kodluyor, cipliyor, fişliyor, izliyor vs. Hem de verilen dijital bir kimlik kartını bir bilgisayara taktığında bir insanın özel hayatı, en mahrem ilişkileri bile 24 saat izlenebiliyor, kontrol edilebiliyor. Egemenlik adına gücü elinde bulunduranlar artık özel hayata, mahrem yaşama saygı duymuyor. O takdirde insanın kıymeti harbiyesi nedir bu çağda? İnsanı ve insanlığı olmayan ama dijitali ve teknolojisi olan bir dünyaya doğru mu gidiyoruz yoksa gerçekten? Durum bunu milim ima ediyorsa bile görev sadece methiye dizmek olmamalı, tehlikeye de dikkat çekilmelidir. Bu ve benzeri soruları çeşitli çeperlerde sormaya devam edelim.

Makineyi yaratan insandı. Şimdi yarattığı makine ona efendi olmaya mı başladı. Yoksa köle ile efendi yer mi değiştirecek? (Bu konu ayrıca ele alınmayı hak ediyor)

Nette aşk mümkün mü?

Bugün için en önemli ayırım bize duygularla ilgili göründüğünden onun üzerinden gitmenin meseleyi aydınlatmak ve anlaşılır kılmak için daha uygun bir yol olduğu söylenebilir. Örneğin, insan göz göze gelmeden, el ele tutuşmadan da sevdiğini söyleyebilir mi? Gözlerimiz buğulanmadan da aşkın kırılganlığını haykırabilir mi varlığımız ve birbirimizin bedenlerine yaslanmadan da aşkın o uçsuz bucaksız denizlerinde kulaç atabilir miyiz? Terleyen avuç içleri, hızlanan kalp atışları, titreyen eller veya kızaran yanaklar olmadan da anlatabilecek miyiz duygularımızı? Bu soruları sormamızın bir nedeni, günümüzde artık nette de aşkın mümkün olduğu, duygusal ilişkilerin ve paylaşımların yaşandığı hususuna dairdir!  Gerçekten öylemi ya da gerçek ne kadar öyle? Bu şimdi böyle başladıysa sonrası nasıl gelecek?

Görünen o ki yeni teknolojiler kendimizi ve dünyayı bilme biçimlerimizi dönüştürdüğü kadar sevme biçimlerini de kökten değiştiriyor ve aşk akışkanlaşıyor, girdiği kabın şeklini alıyor. Bilgisayar aracılığıyla gerçekleştirilen iletişim, moderniteye özgü olan zaman-mekân sıkışmasının doruk noktası gibi görünüyor. Sosyal medya sitelerinin dinamikliği insanlara iletişime geçme imkanları sundu, böyle bir etkileşimde ikinci gizli bir misyon doğurdu, insanın kendi hakkında izlenim yaratma misyonu. İnsanlar karşılarında gerçek insanlar dururken sanal âleme niçin bu kadar büyük bir şevkle hücum etti? Ultra kapitalizmin getirdiği aşırı bireyselleşme ile bunun bir bağlantısı olabilir mi?

Kapitalizmin insanı yabancılaştırdığını biliyoruz. Bir insanı kesip bakarsanız, fizyolojisi içinde kan, kemik, et, deri, barsak vs. görebilirsiniz. Duygu dünyasında aşk, sevgi, nefret, intikam, kıskançlık vs. de var.  Ama ne bedende ne de duyguda veya ruhta TL, dolar ya da Euro’ya rastlayamazsınız. Kapitalist dünya bu hasletleri parayla değiştirdi veya onun yerine geçen güçlerle. İşte en büyük yabancılaşma da o zaman başladı. İnsani hasletlerin yerine sonradan oluşturulmuş yapay varlıklar ve varyasyonlar konuldu… Amaçla araç yer değiştirince, amaca ulaşmak için Makyavellist bir biçimde bütün araçlar mubah kılındı. Altta kalanın canı çıksın düsturu sıradan bir hal alınca, her bir bireyin yolu kendi arkadaşının, dostunun veya başka bir insanın mezarı üstünden geçmeye başladı…

İşte söz konusu insan bu yolda yürümekten imtina etmeyen yeni bir insan tipidir. Maddi dünyaya yakınlaştıkça insani hasletlerden uzaklaşması gerektiği telkin edildi ona. Her şey metaya dönüştü ve her emtianın değer ölçüsü ona sağlayacağı güç ve başkaları karşısında elde edeceği üstünlük oranında kıymetlendirildi. Böylece bunlara yakınlaştıkça kendinden uzaklaşan insanoğlu bir süre sonra kalabalıklar içinde bir başına yapayalnız kaldığını hissetmeye başladı. İşte bu noktada kapitalizm onlara yeni teknolojinin yeni yapay duygusallığını sundu. İnternet, Facebook, sosyal medya ve daha başkaca şeyler…

Hal böyle olunca yeni yalancı cennete yeni akınlar başladı. Böylece yalnız ve sevilmeye aç ruhların “beni sev” diye haykırdığı ruhlar panayırına dönüyor sosyal medya ağları. Sevilmeye değer tarafımızı öne çıkartıyor ve kendimizi sadece olumlu özelliklerimizle takdim ederek kişisel imgelerimizi tüketime sunuyoruz. Nette herkes kendi kendisinin reklamcısı… Sesler, jestler, videolar ve fotoğraflar internet kullanıcılarına daha sonra da kullanabilecekleri biçimde kurgulanıyor. Bunlarla desteklenen enstrümanlar bir ruhsal gerçeklik yaratma olanağı tanıyor. Net bu yönüyle giderek kendimizden de sakladığımız bir yer, bir ilticagâh halini alıyor. Kişinin kendi karakterinin istenmeyen niteliklerini gizleyerek kendini olabilecek en ideal biçimiyle takdim etmesine olanak tanıyor.

 

KAYNAKÇA:

[1] Kemal Sayar, İzdiham Dergisi, Nisan Mayıs 2016, s.14.

 

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir