Siyasal Paradigmalar
Dr. M. Murat Kubilay Temmuz 2018 ve Ekim 2020’de yaşanan 3 döviz kuru atağından sonra, bir kez daha Türk lirası spekülatif atakla karşı karşıya. Enflasyon... Ekonomi Yönetimi Kontrolü Yitiriyor
Gönderiyi Paylaşın

Dr. M. Murat Kubilay
Genç İşsizler Platformu

 

Temmuz 2018 ve Ekim 2020’de yaşanan 3 döviz kuru atağından sonra, bir kez daha Türk lirası spekülatif atakla karşı karşıya. Enflasyon beklentilerinin bozulmasını müteakip, küresel emtia ve enerji fiyatları yüksek seyrederken, politika faizindeki erken indirimlerin sonucu yabancı yatırımcıların çıkışı ve yerli yatırımcıların döviz talebi oldu. Dolar kuru 13,40’a kadar çıktı.

Eylül ayı başında, herhangi bir ön duyuru yapmaksızın, manşet enflasyon yerine çekirdek enflasyon temel alınarak para politikasında gevşemeye gidileceği beyan edilmiş, ilk yapılan PPK toplantısında politika faizi 100 baz puan indirilmişti. TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun koltuğunu koruma isteğiyle erken indirime destek verdiği konuşulmuştu. Bu toplantının ardından, gerekçeleri açıklanmaksızın 3 PPK üyesi görevden alınmış ve yerlerine Erdoğan doğrultusunda politika izlemeleri beklenen 2 yeni üye atanmıştı. Ekim ayındaki PPK toplantısı öncesinde, ana muhalefet partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu, daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde, Başkan Kavcıoğlu ile görüşmüş ve TL’nin değer kaybı konusunda uyarılarda bulunmuştu. Bu görüşmeden sonraki ilk PPK toplantısında, piyasa beklentisinin üzerinde 200 baz puanlık indirim yapılmış ve dolar kuru yukarı sıçramıştı. Kasım ayındaki toplantı öncesinde, yeni bir döviz kuru atağı başlamış, değersizleşen TL’nin yeni bir faiz indirimine imkan tanımayacağı örtülü beklentisine rağmen, 100 baz puanlık bir indirim daha yapılmıştı. Bu toplantının karar metninde enflasyondaki yüksek seyir daha çok küresel emtia ve enerji fiyatlarına bağlanmış, aralık ayında faiz indirimlerinin süreceği iması yapılmıştı.

Rekor kıran dolar kuruna rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan faiz indirimlerine devam edilmesini beklediğini bir kez daha tekrarladı. 3 aydan kısa sürede yaşanan bu istikrarsızlığın ilk sonucu enflasyonun yükselerek satın alma gücünün düşmesi olacak. Ayrıca, finansal olmayan özel sektörün 125 milyar dolarlık döviz açık pozisyonundan ötürü döviz kuru zararı yazması, neticesinde yatırımlarının daralarak işsizliğin artması yaşanacak. Merkezi hükumetin yaklaşık 238 milyar dolar tutarındaki borcunun %60’ı döviz ve altın cinsi. Para politikasındaki belirsizliğin artmasıyla özel sektör yatırımlarının gerçekleşmesi güçleşecek ve hâlihazırda yüksek seyreden dolarizasyon hızlanacak. Tüm bu durumların ortak sonucu yoksullaşması.

Mevcut durum sürdürülebilir değil, seçimlerin yapılmasına hala 1 buçuk yıl bulunması hızlı bir değişimi engelliyor. İktidar partisi parlamento grubundaki birliktelik ve ortağı MHP ile olan uzlaşı nedeniyle, bu koşullar altında erken seçim kararı alınması kolay değil. Fakat çok hızlı artan ve gittikçe derinleşen yoksulluğun toplumsal tepkilere yol açması yüksek olasılık.

Döviz kurundaki artışın reel sektörde yarattığı zararın yükü zamanla bankalara kalacak. TL’nin değerindeki istikrarsızlık nedeniyle; vadeli ticaret güçleşecek ve tedarik zinciri hasar görecek. Ayrıca yüksek enflasyon beklentisi sonucu, tüketici talebi öne çekilirken, perakendeci stok yapmayı tercih edecek. Diğer taraftan finansal sistemi tümden çökertebilecek olumsuz bir beklenti yok. Yurt dışı kurumsal yatırımcıların Türkiye merkezli bankalara döviz cinsi sendikasyon kredisi sağlamaları sürüyor. Dolayısıyla ithalat ödemelerini ve dış borç döndürmeyi zorlaştıracak dış ödemeler dengesi krizi ana gündemde değil. Yine de hükumet kısmen de olsa sermaye hareketlerini sınırlamaya kalkarsa, oluşan panikle bankalardan döviz çekme furyası başlayıp döviz kontrolleri gibi ağır sonuçlar doğabilir. Mevcut durumun Ağustos 2018 ve Kasım 2020’den farkı ani sermaye çıkışı ve yastık altına kaçışın olmaması. Önümüzdeki aylarda kredi notu derecelendirme kuruluşlarının not indirimleri de mümkün.

Bir OECD kuruluşu olan FATF’ın kara para aklama ve terörizmin finansmanı konusunda Türkiye’yi gri isteye alması bir başka önemli olumsuz etken. Türkiye’yi ‘yükselen piyasa ülkeleri’ listesinde sınıflandıran, küresel ölçekte lider endeks kuruluşu MSCI’ın, Türkiye’yi bu gruptan düşürmesi ihtimali konuşuluyor. Fakat önceki Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak dönemindekine benzer konvertibilitenin zayıflatılmasının henüz uygulanmaması ve sermaye kontrolüne düşük olasılık verilmesi, Türkiye’nin yerini korumasını şimdilik sağlıyor.

Son yapılan faiz indirimlerinin iktisadi bir gerekçesi bulunmuyor. Ne gerçekleşmiş ne de beklenen enflasyon faiz imkânlarına alan bırakıyor. Ötesi ilk başta indirim sürecine gerekçe gösterilen çekirdek enflasyon da %16,8’e yükseldi. Döviz kurunun üst üste rekor kırmasına rağmen, hanehalkının kar realizasyonu amaçlı döviz satışı henüz gerçekleşmedi. Mevcut kötümser beklentilerin ardında para politikasındaki belirsizlik ve maliye politikasının da aynı şekilde yönetilmesi riski bulunuyor. Son 1 yılda bütçe disiplinini gevşetmeyen Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın görevden alınabileceğine dair çokça iddia var. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘faizden yana olanlar bizden değildir’ sözünün kendisi için söylendiği iddia ediliyor, ancak Elvan hala görevde. TCMB yönetimi ise Erdoğan’ın çizgisine zaten geldiği için bir değişiklik beklenmiyor. Berat Albayrak’ın yeniden ekonomi yönetiminin başına geçeceğine dair de rivayetlere rastlansa da yıpranmış olması ve kötü unvanından ötürü olası durmuyor. Bununla birlikte, tüm yetkiyi elinde bulunduran Erdoğan’ın, siyasi ve iktisadi dengeleri gözeterek kararlar almasını engelleyebilecek bir bürokrasi kesinlikle yok.

Para politikası uygulamalarına karşı iş dünyasının rahatsızlık hissettiği biliniyor; fakat kamu bankalarının kredi gücü, devlet ihaleleri ve mali denetim endişesiyle bu rahatsızlıklar yumuşak tonda yapılabiliyor. Erdoğan’a en yakın gazeteler dışında, uygulanan ekonomi politikalarına destek yok. Yabancı yatırımcılar büyük ölçüde çıkış gerçekleştirdikleri ve pozisyonları küçüldüğü için bu konuyu gündeme taşımıyorlar. Yurt dışındaki en büyük korku, Türkiye dış borç ödemelerinde sorun yaşarsa bunun diğer yükselen piyasa ülkelerine sıçraması.

Erdoğan’ın amaçladığı politika genel kabul görmüş iktisat teori ve uygulamalarına uymuyor. Enflasyonla mücadeleyi bırakarak ve finansal istikrarı riske ederek düşük reel faiz ve yüksek dolar kuru uygulamak dış ticarette istenilen rekabet gücünü yaratmıyor. Çünkü Türkiye’deki ihracatçılar yabancı ara malları ithal etmek zorundalar. Bu nedenle yüksek kur yalnızca emek gibi yerli maliyetleri azaltıyor. Mevcut 12,20 düzeyindeki dolar kuruna göre asgari ücret İstanbul’da yaklaşık 230 dolar ve Şangay’daki 400 dolarlık düzeyin oldukça altında.

Bu durum kısmen de olsa ihracatı artıracak, diğer taraftan tüketim ithalatı yoksullaşmadan ötürü azalacak. Böylece dış denge yoksullaşma pahasına sağlanacak. Küresel emtia ve enerji fiyatlarında düşüş yaşanırsa, bu da Türkiye ekonomisinin lehine olur. Nisan 2022 itibarıyla pandemi geride kalırsa, turizm gelirlerinin sıçraması; mal ve hizmetleri içeren toplam dış dengenin rekor kırması mümkün. Fakat bu esnada yüksek enflasyon ve işsizlik yaşanacak.

İktidar için iyimser olan bu senaryoda toplumsal desteğini koruması zor. Bunu sağlamak için asgari ücretin yüksek belirlenmesi, erken emekliliğin önünün açılması, ücretleri devlet tarafından belirlenen memur ve emeklilere yüksek zam yapılması mümkün. Fakat şu ana kadar bu alanlarda beklenen çalışmalar sonuçlanmadı. Ötesi toplum nezdinde popülizmin 1990’lardaki gibi yüksek kur ve enflasyon spirali yaratma korkusu var. Yani bu şekilde tek seferlik politikaların ekonomi yönetiminde uzun vadeli kötü sonuçlara ulaşabileceğine dair endişeler mevcut ve ekonominin soğukkanlı bir şekilde yönetilmediğinin hissedilmesiyle iktidarın yönetme kabiliyeti ikna ediciliğini tümden kaybedebilir.

Türkiye ekonomisinde hiç olmadığı kadar belirsizlik hâkim ve Erdoğan’ın tercihleri geleneksel iktisattan ayrışıyor. Bu durum yoksullaşmaya ve finansal istikrarsızlıklara yol açsa da Erdoğan ısrarcı ve onu kontrol edebilecek bir bürokrasi yok. Diğer taraftan yaşananlar onun toplumsal desteğini düşürüyor. Bu nedenle gecikmeli de olsa makul politikalara yönelmesi gerektiğini fark edebilir veya siyasi müttefikleri ile iş dünyası onu bu yola sevk edebilir.

Yoksullaşmanın getireceği toplumsal patlamaların ekonomi üzerinde kısa vadeli olumsuz etkileri olabilir. Diğer taraftan, iktidar tarafından OHAL rejimi için mazeret olarak kullanılmadıkça, iktidar partisinin kaybıyla sonuçlanacak erken seçimin önünü açabilir.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.