Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Ahmet ÖZER Tarihe mal olmuş bir şahsiyettir Şeyh Bedreddin (MS. 1359- 1416). “Şeyh” ve “Bedreddin”, iki zıt sözcük gibi duruyor yan yana, en... Bedreddin’in Yolu – 1

Prof. Dr. Ahmet Özer
Toros Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi

 

Hangi çarşı öfkeli değil/ yol Bedreddin Bedreddin

Uzak mavisi denizlerin/kanımız olup gezer

Dağlar bel verdi çiçek açtı/ nice sonyazlar gelip geçti

Kimi ekti canım kimi biçti/Gül Bedereddin Bedreddin[1]

             1.GİRİŞ

Tarihe mal olmuş bir şahsiyettir Şeyh Bedreddin (MS. 1359- 1416). “Şeyh” ve “Bedreddin”, iki zıt sözcük gibi duruyor yan yana, en azından benim için bu böyle. (Bizim tanıdığımız) Şeyh(ler), daha çok içinde bulunduğu düzenin sürdürücüsü olarak yer etmiş belleğimde. Ya Bedreddin, o tam tersine düzene başkaldırmış, isyan etmiş biri. Nasıl olur peki? Anlamaya çalışmak için biraz izini sürmek gerek.

Araplarda daha çok bir kabilenin önderi manasına gelen şeyh tabiri, ilimde, meslekte terakki etmiş ve başkalarının da o meslekte terakki edip ilerlemesine vesile olmuş kimselere verilen dini bir lakaptır. Benim zihnimde yer etmiş olumsuz yanı ise egemenlerin dini, sömürülerini ve haksızlıklarını meşrulaştırmanın bir aracı olarak kullanmaları için başvurdukları bir ünvan. Velev ki mazlumlar kimi zaman dine bir direnme aracı olarak sarılmış olsalar da.

Bedreddin’e gelince, o egemenlerin şeyhleri tarafından dinden çıkmış bir zındık olarak adeta recmedilmiştir. Oysa Bedreddin, dine karşı değil, egemenin dini kullanma biçimine karşıdır. Bu ikisi çok farklı… Üstelik Bedreddin bu karşı duruşu canı pahasına sürdürmüştür. Bu yüzden tarihsel belleğe, baskıcı ve zalim statükoya başkaldıran biri olarak nakşolmuştur. Tarihin zalime karşı mazlumların yanında duran altın sayfalarındaki yerini çoktan almış bile.

Peki, bir şeyh, düzenin rahle-i tedrisatından geçen biri, yüksek makamlarda görev yapan biri, nasıl olur da düzene isyan eder, başkaldırır? Ya da şöyle soralım; bir şeyhten bir isyancı nasıl çıkar? Gizem yüklü bir soru. Bir örtü gibi ikisinin de üstüne serilmiş olan bu gizemli şalı kaldırmak gerekir, gerçeği görmek için. Ben de bu amaçla peşine düştüm, izini sürdüm, şalı kaldırıp altındakini görmek için.

İlk Karşılaşma

Onunla ilk karşılaşmamı anımsatırsam, yukarıdaki satırlar daha bir açıklığa kavuşmuş olur. Şöyle başlıyayım; Şeyh Bedreddin’i herkes gibi ben de, üniversite yıllarında, Nazım Hikmet’in yazdığı, destansı şiirden öğrenmiştim. Gençlik yıllarımızda huşu içinde okuduğumuz “Şeyh Bedreddin Destanı”nı kutsal bir metin gibi sayıklardık. Neden mi? Çünkü zalime karşı mazlumun yanında yiğitçe direnen, hiç tanımadığı yoksul insanların mutluluğu için mücadele eden bir insanın hikâyesi kadar o yıllarda cezbedici bir şey olamazdı.  Hele Nazım’ın lirik anlatımı, bizi daha da can evinden vuruyordu.

Şöyle başlıyor usta şair destana yazdığı önsözde, “Darülfünun’un İlahiyat Fakültesi Tarihi Kelam Müderrisi Mehmed Şerefeddin Efendi’nin Simavne Kadısıoğlu Bedreddin adlı risalesini okuyorum.” Ve fırtına öncesi sessizliği, şöyle naklediyor: “Bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi/Köylünün göz nuru zeamet/alın teri tımar idi”  Rüzgâr olup esen o çığlığı biri duyacaktı. Ve o biri Bedreddin olacaktı. Bedreddin’in mağrura karşı mağdurun yanında duruşunu selamlıyorduk. Onu ruhumuzda kopan fırtınalarla kendimizle özdeşleştirirdik.

O yüzden sıkça okurduk bize farklı hazlar tattıran bu destanı. Yurtta bir gösteride, ya da kantindeki heyecanlı bir forumda onu okurken görürdünüz bizi. Nazım’ın destansı anlatısı sanki yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın yardımcısı, ek bir kuvveti gibiydi. Bir de tabi, Nazım isminin de bir etkisi vardı. Nazım yazmışsa eğer, bir hikmet var bu işte diyorduk. Biz devrimciydik, Nazım devrimci, Şeyh devrimci. Devrimde birleşiyorduk. Ama doğrusu o zamanlar çoğunlukla özden ziyade biçimin rüzgârına kapılmış gençlerdik. Evet, Şeyh Bedreddin diye biri vardı ve isyan etmişti, sonra da asılmıştı, tıpkı hepimizi devrimin romantik bekçiliğine sevk eden Deniz’ler gibi. Bunları biliyorduk, ama hangi kitapları yazmış, ne söylemiş, onları henüz derinlemesine bilmiyorduk.

Bazı insanların yaşamları söylediklerinden daha görkemlidir. O zamanlar onun da yaşamı ve duruşu yazdıklarından daha görkemli ve destansı geliyordu bize.

Bir düşünün, aksakallı bir şeyh ortaya çıkıyor, söyleyip eyliyor, koca imparatorluğu korkutup sarsıyor; sonra onları o kadar çok korkutuyor ki yaşamasına izin vermiyorlar, asıyorlar onu. Hem de üryan… Bir adam, bir önder, düzen tarafından asılmışsa eğer, büyük adamdır, diye düşünüyoruz.  Onun darda asılı düşünceleri büyük bir ırmak olup akıyor, gürül gürül. Ne ki, nehrin öbür yanı için ihanetçi, dinden çıkmış, zındık diye damgalanıyor ama bu tarafındakiler için bir kahraman. Che Guevera gibi, Kızıldere’de infaz edilen Mahir gibi, ser verip sır vermeyen İbrahim gibi.  Acayip bir iş…

Çünkü o bir dava uğruna kendini feda ediyor. Başkaları eşit ve mutlu yaşasın diye.  Etrafını aydınlatmak için, yakacak bir şey bulmadığında kendini yakıyor, ortalık aydınlansın diye. Ne büyük bir şeref, tarihe armağan edilen… İşte Şeyh ile hemhalım böyle başlamıştı. Daha doğrusu böyle bir zamanda bu duygularla başlamıştı. Başlamıştı başlamasına ama ne demişti ne diyordu bu piri pak, üryan asılan.

“Varidat” diye bir kitap yazdığını biliyordum, bu kitabın beş yüz yıl Osmanlı tarafından yasaklandığını da. Yasağın kendisi zaten cezbedici. Demek ki, egemeni ürküten şeyler vardı kaleminden akan mürekkepte. Vardı ki içinde, yasak edilmiş, diye düşünüyorduk. Yasak edilmişse eğer, saltanatları için tehlike arz etmiş demek. Egemene tehlike olan ise garip gurebaya rahmet ve bereket… Bir düşünsenize, zalimi, yaptıklarını bırak, yazdıklarıyla bile ürküteni… Peşine düşüp de “Bu Şeyh ne kelam etmiş de bu mağrurları bu denli korkutmuş?”; buna henüz yeltenmemiş idik o zaman. O’nun mazlumun yanında duruşunun, mağruru ürkütmüş olması yeter de artardı bize. Yani, O’nun hakkında Nazım’ın yazdığı kadarını biliyorduk, fazlasını değil.

Fakat gün geldi yetmedi, yetemedi bu bize. Yıllar sonra biraz daha kendimizi bulup kemale erdikten sonra peşine düştüm o gizemli şalın. Onun yazdığı kitapları ve onun hakkında yazılan kitapları okumaya başladım, olmayanlara ulaşmaya çalıştım. Biz sadece Varidât’ı biliyorduk ya, oysa Varidât’ın dışında birçok eser yazmıştı Şeyhlerin şeyhi Şeyh Bedreddin.  Okudukça bir başka âleme açılıyordu kapılar ve oradan denizlere, denizlerden deryalara, okyanuslara. Dönemin en önemli hukukçularından biriymiş meğer Pir’im. O yüzden yazdığı kitaplar hukuk (fıkıh) alanındaydı. Tıpkı çağdaşı İbni Haldun gibi o da kanunların insanlık için iyi olacak ruhunu arıyordu. Bir arada özgür ve eşit olarak yaşamak için. İnsanın insana kulluğuna son verecek olan bir adalet için. Bunları nasıl sağlayacağının peşine düşmüştü Bedreddin, daha o zamanlar. “Hava herkesin havası, su herkesin suyu da ekmek neden herkesin ekmeği değil?” diye itiraz ediyordu.

  1. EĞİTİMİ ve ESERLERİ

            Bedreddin’i anlamak için ve onunla “Yolculuklara” çıkmadan önce,  onun eğitimine bakmak, kimlerden ders aldığını, kimlerden etkilendiğini bilmek gerekiyor. Kısaca özetleyelim bu bahsi: Taşköprülü Zade’nin anlattığına göre Bedreddin okuma yazmayı annesinden öğrenmiş. O dönemde okuryazar bir kadının varlığı çok az bulunan bir durumdur. Ama anası zaten sonradan Müslüman olmuş bir kale beyinin kızıdır. Bedreddin daha eğitimin ilk yıllarında Kur’anı ezberlemiştir. Mevlâna Şahidi’den yüksek matematik dersleri; Mevlana Yusuf’tan dilbilgisi dersleri almıştır.  Ama bu yetmiyor, içi kaynayan,  kabına sığmayan bu genç dimağa, ol sebeple yollara vuruyor kendini. (Timuroğlu, 2016;159,160)

Babasının amcası oğlu Müeyyed Bin Abdülmümin ile Mısır’a gidiyor. Seyyid Şerif Cürcani ile birlikte Mübarekşah Mantiki’den dersler alıyorlar. Mekke’ye gidip Şeyh Zil’le çalışıyor. Mısıra döndükten sonra Seyyid Şerif’le sürdürüyor çalışmalarını. Şeyh Ekmel Medresesi’nde araştırmalar yapıyor. Sultan Berkok’a ve oğlu Ferec’e ders veriyor. En önemli dönemece geliyor, bu dönemeçte Ahlati ile karşılaşıyor. Piri Hüseyin Ahlati’ye intisap ettikten sonra ondan tasavvuf öğreniyor. Tebriz’e gidiyor Hurufiliği araştırıyor, Hurufiliğin kurucusu Fazlu’llahtan ders alıyor. Timur’la tanışıyor. Oradan Kazvin’e geçiyor.

Bedreddin çok ve çeşitli kişilerden dersler alıyor, dönemin müderris, şeyh ve müntehilerinden feyz alarak yetişiyor, kendi döneminin en büyük âlimlerinden biri oluyor.  Güçlü hitabeti, sağlam mantığı, akla dayalı çözümlemeleri ile etrafını etkiliyor, ünleniyor. O kadar ki, dönüşte Sakız Adası’na uğradığında, Sakız’ın Rum hâkimi ona hayran oluyor, ahalisi ona duyduğu saygıdan dolayı Müslüman oluyor. Latüfül İşarat, Teshil adlı yapıtları özellikle övülüyor. Maksud, dilbilgisi konusunda yazdığı eseridir. Ukud’ul Cevher de Makdud’un açılımıdır. Meserret-ül Kulub ve Varidât ise ontolojik irdelemelere sahip tasavvuf konulu yapıtlarıdır.

“Lütüfül İşarat” mukayeseli hukuk kitabıdır; “Camiül Fusuleyn” yargılama usulüne ilişkin; “Et Teshil” ise bunların okumasını kolaylaştıran derin bir felsefe ve çağları aşan çözümlemelere sahiptir. Bunları yazdı, yaydı diye sürgündeydi, hapisteydi, en nihayet firardaydı. Et Teshil’i de zaten sürgündeyken bitirmişti. “Vâridat” ise onun ontolojiye (varlığa) ilişkin en etkili ve yasaklı eseridir. Bu kitap aynı zamanda varlık birliğini (en’el hakk’ı) yeniden yorumlayan, madde ruh birliğini savunan, cismani haşir’i (yeniden bedensel dirilişi) rededen görüşlere yer veriyor.

Bâtınilik, Hurufilik ve “Vahdet-i Vücut’ta” gittikçe derinleşen Bedreddin, “Cennet de bende cehennem de: Tanrının bende oluşu gibi. Ben her şeyim ve bu dünyanın sonu gelmeyecek; benim de” diyordu. (Sepetçioğlu’ndan naklen: Çelik, 2013;136) Kıyamı ile birlikte eser(ler)ine dayandırılmıştı dara çekilmesi. İran’dan getirtilen Molla Haydar’a göstermelik bir fetva ile asılması emrolunuyordu. Şeyh ve darağacı yan yana gelmişti en sonunda, egemenin egemenliği içi. Tarihte de hep böyle olmamış mıydı zaten? Ve asılmıştı. Neden?

Hallacı Mansur’u önce işkence ettiler, ardından lime lime ettikten sonra astılar, bununla da yetinmeyip kellesini kestiler, o da yetmedi onlara en sonunda yaktılar. Yakarak yok edeceklerini sandılar. Yok oldu mu Hallaç? Bir müntehi müderris buna bir anlam vermediğinden sormuş idi: “Neden?” diye.  Çünküleyin demişlerdi asıcılar Hallaç için, “O İslam’da öyle bir delik açtı ki, o büyük deliği ancak onunki gibi bir büyük kelle kapatabilir idi.” O yüzden astık onu. Nesimi’yi post ederek öldürmemiş miydi Hallaç’ın kafasını koparan zihniyet? Bu zihniyet, insanlığın uzayda mekân tuttuğu bir çağda, yanıbaşımzdaki coğrafya da hala sürmüyor mu? Hak yiyenle haksızlığa uğrayan, sömürenle sömürülen, mağrurla mağdur, zalimle mazlum hep vardı, bundan sonra da hep olacaktır. Ama zalimler oldukça onlara direnen mazlumlar da olacaktır. Tıpkı her Nemrut’un bir İbrahim’i, her Firavun ’un bir Musa’sının var olduğu gibi.

Bedreddin de zalime karşı mazlumun yanında duranlardandı. O halktan ve haktan yana bir çığır açmıştı egemenin uykularını kaçıran.  Öyle bir çığır ki, ancak o cesur ve coşkulu yüreği susturarak, o çığırı kapatacaklarını sandılar, ondan evvelkiler gibi, beyhude bir çabayla. Ne ki onun cellatlarını kimse hatırlamıyor, hatırlayanlar da artık umursamıyor. Ama Bedreddin’i bugün bile, gittikçe artan bir merakla, herkes hatırlıyor, daha çok bilmek istiyor.  “Ölürse canlar ölür, tenler ölesi değil”, diyor Yunus. Hele o ten kıymetli fikirler taşımış ve o can onun uğruna kendini feda etmişse…

Şeyh Bedreddin. İki kavram. Tarihi delerek geçip gelen biri ismini diğeri statüsünü belirten… Bir şeyh, memnun olmadığı düzen karşısında susmayan, onu değiştirmek isteyen bir şeyh, Şeyh Bedreddin. Bir şeyh ve bir devrimci, nasıl olur?  İşte, ben de bu ismi ilk gördüğümde; eylemci, haktan hukuktan yana, zulme isyan eden biri olduğunu öğrendiğimde hem şaşırmış hem de cezbe kapılmıştım. Durum acayipti ve acayip bir merak sarmıştı muhayyilemi. İdealleri uğruna ser vermekten çekinmeyen bu devrimci isyancının ismi kadar yaptıkları da dikkatimi cezbetmişti. Sadece cezbetmekle kalmamış, beni sarsmıştı da.

2.1.Haksızlığa Susan Dilsiz Şeytandır.

Neydiği belirsiz bir günün akşamı/bütün yoncalar menekşelenmiş

Göz gözü görmez olmuş göz cihanı/gelip oturmuşlar üçü beşi/üçü beşi, bini on bini

Ferman çıkmış Devlet-i Osmaniye’den

Göğ kalbur kalbur elenmiş/ ve Bedreddin İznik’te ikamete memur eylenmiş

emriyle Çelebi sultan Mehmet’in[2]

Genellikle kurulu düzenin bir parçası olan şeyhlik müessesesi nasıl olur da o düzenin korkulu rüyası oluyordu? Bedreddin’in şahsında nasıl isyana dönüşmüştü bu kurum? Şeyh neden ve niçin isyankâr olmuştu? Sonra kendi kendime, Hazreti Ali’nin o güzel sözünü hatırladım: “Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır”, diyordu Haydarı Kerrar. Adaletiyle meşhurdur Hz. Ali[3]. Savaşırken bile adaleti elden bırakmayan Arap.

O halde haksızlığın karşısında susmamalıydı. Hak için, hukuk için, adalet için, eşitlik için yola çıkmalıydı. O da öyle yapmıştı. Kadısı, Kazaskeri olduğu düzen zulüm yapmıştı ki o da bütün bu payeleri bir kenara atıp, dikişsiz bir hırkayla isyana durmuştu: “Yârin yanağından gayrı her yerde, her şeyde, hep beraber olabilmek için”. Şu işe bir bakın ki, onu asan soylular, asmada bile kendilerini kayırarak, (soylu bir aileden geldiğinden) sorgu ile onu darda bırakmak istemiş, bunu başaramayınca, aşağılamak için üryan dara çekmişlerdi. Akıbetinin bu olacağını bile bile Bedreddin, yapması gerekeni yapmaktan geri durmamıştı gene de. Nedamet dilememiş, canı için af istememişti.

Zalimin karşısında geri adım atmayanı ha üryan ha libaslı asmışsın ne fark eder? Böyle yaparak, onun çağları delmesine engel olabilir misin? Nitekim olamadılar. Bir dönüp bakın, onun yıldızı beş yüz yıl sonra onu asan “soylularınkinden” daha parlak değil mi? Bütün işkencelere, kelle kesmelere, yakıp yıkmalara rağmen onlar tarihin tozlu raflarında kaybolup giderken, insanlık onuru için direnenler, insanlığın belleğinde yüceliyorlar.

İşte bu yüzden Bedreddin de inancı uğruna canını vermekten geri durmadı. Peki, geri dursaydı, Bedreddin olur muydu? Ve bugün biz onu konuşur muyduk?

Ünlü romancı Yaşar Kemal, ünlü romanındaki kahramanı İnce Memed’in düzene ve ağaların zulmüne başkaldırısı için, “O mecburdu” diyor, çünkü “İçinde başkaldırı kurduyla doğmuştu”.  Memed’in başkaldırısı, mecbur adamın mecbur eylemiydi, Bedreddin gibi. Nitekim pısıp kalabilirdi diğerleri gibi Bedreddin de. Yapmadı. Çünkü o haksızlığa tahammül etmeyen başkaldırı kurduyla doğmuştu. Zulüm karşısında o kurt içini kemiriyor, o da atını şaha kaldırıp isyana duruyordu. İnce Memed de öyle… O basit, yoksul, cahil köylü çocuk da. Haksızlığa başkaldırdığında mazlumların gözünde devleşiyor, Toroslara sığmıyordu.

Demek ki fark yaratan sadece bilgi değil, cesarettir aynı zamanda. Bedreddin ise Memed’in aksine cesaretinin yanı sıra bilgi ve irfan sahibiydi. Bu onun eylemini daha da anlamlı kılıyor. O da ölümü göze alacak cesareti göstermiş, zulme başkaldırmış ve o yolda çırılçıplak dara çekilmişti. Neden? Ve Nasıl? Gelin birlikte onu daha yakından tanıyalım bu “Neden” ve “Nasılı’ anlamak için.

3.BAŞKALDIRIYA GÖTÜREN YOL(LAR)

Bedreddin Edirne yakınlarında, bugünkü Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında 1359 yılında doğdu. Babası Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un torunu Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi (Marta) ise Rum asıllı bir Hristiyan iken Müslüman olan Melek Hatun’du. Annesi o zamanlar önemli bir merkez olan Dimetoka kalesinin beyinin kızıdır. İsrail akıncı beyi iken bu kaleyi alır, 100 kişilik maiyeti ile birlikte kaçan beyi yakalatır, ganimeti dağıtır, beyin kızını kendine alır, kız onu kabullenir, Müslüman olur, Melek adını alır.

Bedreddin burada dünyaya geldiğinde akıncı beyi İsrail artık kadıdır. Bu yüzden Simavna Kadısı oğlu diye de anılır. Edirne’nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile buraya yerleşir. İlk tahsiline babasının yanında başlar. Daha sonraları Şahidi’den ders alır ve Mevlâna Yusuf’tan sarf ve nahiv okur.

Edirne’nin alınmasıyla Sultan Yıldırım Bayezid oğlu Musa Çelebi ile birlikte buraya gelir, Bedreddin ile Musa Çelebi beraber Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud Efendi’den ders almaya başlarlar.

Tarih, gökbilimi, tefsir gibi ilimlerle uğraşır Bedreddin. Onun daha derinleşmesini isteyen Şeyh Mahmud (Çelik’e göre ise Emir Buhari, Yage., s.84) ona, “Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi’nin dinin güneşi olduğunu, onun da bedri olacağını” söyleyerek, Bedreddin payesini verir, “adınızın yanına bir de Bedreddin adını koyuyoruz” diyerek. Edirne Bursa derken ilk tahsilini gören Bedreddin Mahmut gelişip kabına sığmayınca buradan çıkar, yıllar sonra tekrar geri gelmek üzere yollara düşer.

Harfler ve sayıların yolundan gidenleri de önemseyen biri o madem; ben de sayıların ve sözlerin hikmetine sığınacağım bu yazıda onu anlatırken. Üç sayısı imdadıma yetişti burada. Üçlemelerle ilerleyeceğim. Sizler de onun hikâyesini okurken daha akılda kalıcı olacak bu üç(leme)ler. Her büyük çıkışta olduğu gibi, bana göre, Bedreddin’i de Bedreddin yapan üç unsur var en nihayet. Bunlar, (1) yaşadığı travmalar, (2) güçlü arayışlar ve (3) uğruna ölümü göze alacak kadar büyük olan yakıcı aşk(lar)’tır.

Bedreddin tek bir dinin temsilciliğinden ziyade, üç semavi dini bir araya getirmeye, üç dinden, üç inanıştan bir din, bir inanış, bir felsefe, bir yol oluşturmaya çalışan tarihsel bir kişiliktir. “Dinleri çekip çıkarın geriye insan kalır”, halince Bedreddin kalır, dostu Elyasos’un dediği gibi.

Onu tarihsel bir kişilik olan Bedreddin olmaya götüren “üç yol(u) ya da üç yolculuğu” var. Bu yol(lar) aynı zamanda Bedreddin’in fikir, tefekkür ve eylem yollarıdır. Onu bu uzun, meşakkatli ve çileli yolculuklara sevk eden “Üç travma” söz konusu. Biz bu üçlemelerin izini sürersek Bedreddin’le birlikte gittiği yerleri görmeye gideriz, gördüklerini nasıl bilince çevirdiğinin bilincine erersek onu ve eylemini de daha yakından kavramış oluruz. Şimdi bu üç(lü)lere biraz daha yakından bakalım.

3.1.Travma(ları)

Bedreddin’in oluşumunda ve bu meşakkatli yola koyulmasında yaşadığı bazı travmalar etkili olmuştur. Tarihteki bütün kişiliklerin ortaya çıkmasında bu nevi travmalar söz konusudur. Koşullar da uygunsa bu tarihi kişiliğin içindeki birikim patlar, çevresel koşullar ona yön verir, kalıplara döküp biçim alır ve kişi, o tarihi kişi(lik) haline gelir, rolünü oynar ve tarihe yön verir, mal olur[4].

Bedreddin, Edirne’den sonra Bursa’ya gelir, burada devam eder eğitimine. Onun oluşumunda etkili olan ilk travmayı burada, Bursa’da yaşayacaktır. Bursa’da öğrenciyken Elyasos isminde sevdiği saydığı Yahudi bir arkadaşı vardır. Elyasos’un, bir suçtan dolayı, Yahudi Haham Kurulunun verdiği fetva ile diri diri yakılmak suretiyle, öldürülmesine karar verilir. Bedreddin, bu absürt idamı engellemek için çalışır, didinir. Amcası Bursa kadısıdır, ona müracaat eder “Ben dahi bir şey yapamam der” amcası da. Neticede bu hunharca infaz gerçekleşir. (Eliaçık, 2016, 15) Bu olayın, cezasındaki şiddet ve absürtlük ve üstelik bunun bir dine dayandırılarak yapılmış olması Bedreddin’i derinden sarsar.

Üzülmenin ötesinde günlerce bu olay kafasını meşgul etmiş, üzerinde düşünmüştür. Bu ona, zamanın egemenlerinin dini kendi yönetimleri için nasıl gaddar bir araç olarak kullandıklarını göstermiştir. Dolayısıyla bu travamatik durum onun egemen din anlayışını sorgulamasına yol açar. Egemenlerin din anlayışı ile avamınkinin farklı olduğunun ayırdına varır.

Egemenlerin dini aslında kendi egemenlikleri için bir araç, bir kılıç olarak kullandığını fark eder. O yüzden gerçekte din ile pek ilgileri olmayan tarım ve din imparatorluklarındaki egemenler, savaşa giderken ahaliyi “Gelin, ölürseniz şehit, kalırsanız gazi ve ganimet sahibi olursunuz” kandırmacasıyla onları ölüme ve öldürmeye çağırmışlardır. Yüzyıllar boyu bu böyle sürüp gitmiştir. Nice krallar, sultanlar, padişahlar ve imparatorlar dine dayanarak hüküm sürmüş, dini kendi çıkarları için kullanmışlardır[5]. Bu açıdan bakıldığında “Bedreddin, egemenlerin din anlayışına karşıdır, dine değil. (Eliaçık, 2016;16)”.  Nitekim bu olayda da o din(ler) adına uygulanan vahşete karşı çıkmıştır.

Bedreddin Hurufi İmadeddin Nesimi[6]’nin fikirlerinden, Hallacı Mansur’un “En ’el hak” dediği için bedeni parçalara ayrılarak her bir parçasının bir ağaca asılmak ve yakılmak suretiyle öldürülmesinden de etkilenmiştir. Müslümanlık adına insan(lar) nasıl böyle öldürülebilir? Bunu sorgulamıştır. Bu sorgu onu onların düşüncelerine götürmüş ve Roma’nın Hristiyanlık adına insanları çivilerle çarmıha germek suretiyle öldürmesi (ki sonra Osmanlı aynısını onun takipçilerine de uygulayacaktır) onu derinden etkilemiştir.

Bütün bunlar onda, aslında dinlerin, bir egemenlerin dini, bir diğeri de mazlumların dini olduğu olgusuna götürmüştür. Zalimler ve mazlumlar, ezenler ve ezilenler, sömürenler ve sömürülenler, mağrurlar ve mağdurlar ikilemi ve zıtlığı zamanla kafasında şekillenmiş, netleşmiş ve yerleşmiştir. Bunların din adına yapılmasının dinin kullanılarak sahtekârlık yapılması olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca o, bu yapılanlara karşı duran kaynakları/öncüleri incelemiş ve onlardan etkilemiştir. İbni Haldun’la Kahire’de tanışmış, onun düsturlarını öğrenmiştir. İbni Arabi ha keza etkilendiği kişilerden biridir. Kahire’deki (Ahlatlı) Hüseyin Ahlati ise onun yolunu bulmasında en etkili olmuş kişidir. Tebriz’li Fazlu’llah[7] ha keza. Ayrıca çağdaşı sayılan Kaygusuz Abdal’dan da etkilendiği söylenebilir. Bâtınilerden, Hurufilerden, Begomillerden, Karmatilerden, Kalenderîlerden ve Sufilerden de etkilenmiş ve onları etkilemiştir Bedreddin.

Üçüncü büyük travmayı, (kopuşu) Kahire’de yaşamıştır. Her tarafta açlık ve sefalet kol gezerken Mısırın Memluk Kralı Berkuk’un (/ya da Berkok’un) sarayında gördüğü ihtişam ve debdebe onu bir kez daha derinden sarsıyor. Bedreddin Mısır’a geldiğinde ünü artık duyulmaya başlayan bir büyük âlimdir.  Berkuk’un oğlu Ferec hem hasta hem de iyi bir eğiticiye ihtiyacı vardır. Kral bu minval üzere Bedreddin’i sarayına davet eder. Bedreddin oğlunu iyileştirir, ona ve oğluna bir süre ders verir. Berkuk’un sarayda daimî kalması teklifini redederek, sonunda hocası Ahlati’nin yanına döner.

Hüseyin Ahlati onu derinden etkiler. Gördükleri ve okudukları karşısında değişmiştir artık, bambaşka biri olur. Şeyhine ikrar verir, karar kılar, “Yeni bir yola giriyorum” diyerek, o zamana kadar ne kadar yazdığı kitap ve üzerinde ne kadar mal varsa hepsini götürüp Nil Nehrine atıyor.  Üstünde dikişsiz bir derviş abasıyla dolaşmaya başlıyor. (Eliaçık, 2017,23)

Ama ondan sonra çokça hareket ondan, onun felsefesinden, onun yolundan etkilenecektir. Şahkulu İsyanı, Bozoklu Kemal İsyanı ve Kalender Çelebi İsyanı gibi. Ayrıca 1443 Beyazıt suikast girişimiyle Kalenderlerin Rumeli’den Anadolu’ya sürgünü ve 1826 Bektaşi ocaklarının kapatılmasıyla Anadolu Aleviliği üzerinde etkileri olacaktır. Peki, onu buralara taşıyan yollar/yolculuklar nelerdir, hangi etkileri yapmıştır, bir de ona bakalım.

            3.2. Yolculuk(ları)

Bedreddin’in ilk yolculuğu, belki de ilk yola çıkışı demek daha doğru olur, Edirne’den Şam’a uzanan yolculuktur.  O burada hala Sünni bir müntehidir.

İkinci önemli yolculuğu; Şam’da iken gittiği Hac’da tanıştığı Kalenderî’lerden etkilenerek Şam’a dönmeyip, Kahire’ye ve ondan sonra Tebriz’e yaptığı yolculuktur. Kahire’de müridi olacağı Şeyhi Hüseyni Ahlati ile tanışacak, daha sonra Ahlati tarafından Hurufiliği yerinde öğrenmek için Tebriz’e gönderilecek ve orada Hurufiliğin kurcusu Fazlullah’la tanışıp ondan ders alacaktır.

Üçünü yolculuğu ise hayattan emdiklerini hayata hayat katmak için geri verme yolculuğudur. Yani, Anadolu’ya, Rumeli’ye geri dönmesidir. Artık öğrendiklerini geri verme zamanı gelmiştir. Bu yolculuğu, bir eylem yolculuğudur ve bu son yolculuktur. Osmanlı zulmüne karşı mücadeleyi başlatması ve kıyam etmesi sonucunda Serez çarşısında asılmasıyla Hakka yürüme yolculuğudur.

Peki, Bedreddin’i bu yolculuklara sevk eden şey nedir?

             3.3. Aşk(ları)

Bedreddin’i bu yollara düşüren, onu Şeyh Bedreddin yapan ve sonunda asılmasına yol açan üç aşk vardır. Bunlar; bilgi aşkı, insan aşkı ve mücadele aşkıdır.

3.3.1.Bilgi Aşkı

O sarayda üst rütbede görevli olan bir (akıncı) beyin ailesinden gelen bir Kadı’nın oğludur. Çok rahat bir yaşam sürüp sarayda bir post kapıp yaşamını rahat ve lüks içinde sürdürebilirdi. Bunu yapmıyor. Bilgiye, hakikate ulaşmak için yollara vuruyor kendini, “Hakiki” bilgiye yöneliyor. Hem de az buz değil, memleketten memlekete, imparatorluktan imparatorluğa bilgi için yollar kat ediyor. Onun yolculuğu bir nevi bilgiye, gerçek ve hakiki bilgiye ulaşma yolculuğudur. Çünkü Bedreddin hakikate ulaşma, gerçeği bulma aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. Bugün baktığımızda, onlarca devlete dönüşen bu engin ve kadim coğrafyada, (Türkiye’den Suriye’ye; Suriye’den Kudüs’e, Ürdün’e, Arabistan’a, Arabistan’dan Mısır’a; Mısır’dan İran’a, İran’dan Azerbaycan’a; Oradan Tekrar Mısır’a, Mısır’dan tekrar Anadolu’ya uzanan yollarda) onlarca ülke dolaşıyor, yayan, at ya da deve sırtında. Şehir şehir, köy köy, kasaba, kasaba dolaşarak adeta susamış olduğu bilginin peşine düşüyor.

Bu aşkla Edirne’den yola çıkıp, Bursa ve Konya’da okuyor, dersler alıyor ve zamanın önemli Osmanlı âlimleriyle tanışıyor. Bu yetmiyor ona, yola devam ediyor. Şam, Halep üzerinden Ürdün’e uzanıyor. Büyük, uzun, çileli ve meşakkatli yolculuğa koyuluyor. Neden? Bilgi için. Önce hayattan emiyor. Bıkmadan, usanmadan emiyor. Bir süngerin suyu emmesi gibi, çorak toprakların suyu emmesi misali habire emiyor. Emdikçe eriyor, eridikçe akıyor, aktıkça farklı kalıplara dökülüyor. Onun ruhunun derinliklerinde farklı şekiller, değişik şemailler alıyor bu bilgiler. Her seferinde yeni bir hakikati keşfettiğinde eskiyi yakıyor, kendini “Yakıyor”, eserlerini yakıyor, Nil’e atıyor onları, bütün yazdıklarını, gözünü kırpmadan. Bu eksik yanlış şeyler kimsenin eline geçmesin, başkaları bu yanlışları doğru diye okumasın diyerek. Bir Zümrüdü Anka Kuşu gibi kendi küllerinden kendini yeniden yaratıyor, yepyeni bir insan olarak doğuyor.

Edirne’den Şam’a uzanan yolculuğunda arıyor, ama aradığını daha bulamamış gibi. Asıl yaşamındaki dönüm noktası ya da değişimin başlangıcı Mekke’ye yaptığı yolcuktur. Mekke de Bâtınilerle, Kalenderîlerle tanışıyor. Tanıştığı Bâtıni Sufilerin (Ortodoks İslam’a karşı çıkan Müslümanların) etkisiyle Kahire’ye geçiyor. İşte burada hayatına yön veren kişiyle, Şeyh Hüseyin Ahlati ile tanışıyor.

Yanmaya, yanıp pişmeye devam ediyor Şeyh’inin yanında. Ahlati ile tanıştıktan sonra Bâtıniliği öğreniyor. Hurufiliği[8]  merak ediyor. Hurufilik ile Bâtınilik karışımı bir tasavvufa sahip olan Ahlati bu engin talebesini Hurufiliği merkezinde öğrenmek için Kahire’den, Tebriz’e gönderiyor. Bedreddin yine yollara düşüyor.

Tebriz Hurufilik yanında Hallacı Mansur’un etkili olduğu Vahdet-i Vücut eğilimli Bâtıniliğin de merkezidir bu dönem. Tebriz de Hurufiliğin öncüsü Fazlullah Esterabidi ile buluşuyor. Bu iki büyük âlim birbirini etkiliyor. (Ki daha sonra Fazlullah’ın kızı Melek Hatun 1467 de Akkoyunlu Hükümdarı Cihan Şah’a karşı kıyam bayrağını kaldırıp eşit ve komün(al)  bir dünya için ayaklanacaktır.) İran’da iken hükümdar Timur ile de tanışıyor. Timur otağındaki münazaralardan, onun ilminden etkileniyor. Dini danışmanı, hatta Şeyhülislam’ı yapmak istiyor. Bedreddin bunu hissedince oradan hızla ayrılıyor. Tebriz’deki eğitiminden sonra Kalenderîliğin ve onun değişik biçimlerinden olan Yesevilik ve Haydariliğin önemli merkezlerinden Kazvin’e geçiyor. Bedreddin bilgiye doymuyor, hayattan ve ilimden emmeye devam ediyor.

Kazvin’de Torlak[9]’ların pirleri saydıkları Kutbeddin Haydar’ın talebesinden ders alıyor. Bedreddin bu yolculuğun sonunda, Batınıliği, Kalenderîlik[10] ve Hurafilikle yoğurarak, Hallac’ın Vahdet-i Vücut anlayışı olan Ene’l Hak’dan “Vahdeti mevcuda” ulaşıyor. Böylece o artık yüzünü Sünni İslam anlayışından ayırıp diyalektik mistisizme ve maddeciliğe çeviriyor.

Kahire ve Kopuş

Kazvin’den sonra gene Şam ve Kudüs’e uğramadan Kahire’ye geri dönüyor. Bu artık Sünni Ortodoks İslam’la arasına mesafe koyduğunun bir işaretidir. Buradayken çok etkilendiği ve değer verdiği Şeyhi Hüseyin Ahlati postunu ona bırakarak bu dünyadan göçüp gidiyor.

Kahirede Ahlati’nin yanısıra, Kaygusuz Abdal ve Tunus’tan kovulan İnb Haldun’la da tanışıp görüşüyor, fikir alışverişinde bulunuyor. Kahire’ye ilk gelişi 8 Aralık 1382 yılına denk gelir, son ayrılışı ise 1393 yılları gibidir. Bu yıl aynı zamanda ölen Şeyhi Ahlati’nin yerine geçtiği yıldır. Burada on yıl kadar kalıyor. Kahire ile birlikte Şam, Kudüs, Mekke, Tebriz derken tam on beş yıl geçiyor kopuşun ardından. Asıl kopuşu ise Kahire’de yaşıyor. Kahire, Bedreddin’in epistemolojik kopuş yaşadığı yer olmuştur. Nitekim eski yazdıklarını Nil Nehrine atması bu kopuşun en büyük ispatıdır.  O, o saatten sonra artık başka bir Bedreddin’e dönüşür. Zira o güne kadar öğrendiği Ortodoks İslam kalıplarıyla düşünmekten uzaklaşır. (Tümüklü, 2017,99)

Bedreddin Şeyhi’nin icazeti ve ona emanet ettiği postuyla Şeyh Bedreddin oluyor. Sırtında büyük bir yük, omuzlarında büyük bir sorumluluk var artık. Ancak yüreğindeki ateş onu yakmaya devam ediyor, beyninde onu yerinde durdurmayan bir ilim deryası çalkalanıp duruyor. Gerçeğin demine ulaşan Bedreddin için zulme başkaldırı zamanı gelmiştir. Zulme başkaldırı kurdu burada içine düşüyor. Durmuyor, duramıyor, yollara vuruyor kendini yeniden, bir isyan için bir mecbur adam.

Hulasa, Bedreddin bunca yer ve yurdu, binlerce kilometre yolu yayan, at ve deve sırtında bilgi için kat ediyor; hakikate ulaşmak, gerçek bilgiyi edinmek için. Ona ulaşınca da artık eski Bedreddin olmaktan çıkıyor, bambaşka biri oluyor. Artık hayattan emme dönemi sona eriyor. Sıra hayattan emdiklerini ona geri vermeye geliyor. İnsanlar için, insanlık için bir şeyler yapmaya mecbur hissediyor.

3.3.2. İnsan Aşkı

El Cezeri ondan bir buçuk asır önce “Uygulamaya geçmeyen bir bilgi doğru ile yanlış arasında bir yerdedir” demişti. İyi de bilgiyi uygulamaya geçirmek bazen çok risklidir. Bunu göze alacak bir şey, bir amaç olmalı. Bu insan’dır Bedreddin’de, insana duyduğu sevgi, insana duyduğu aşktır. İşte bu noktada insan aşkı devrededir. Ondan yıllar sonra tıpkı Kant’ın dediği gibi, insan amaçtır. O bunca bilgide, bunca şehirde, bunca saltanatta ve sarayda şu düstura eriyor. İnsanın insana kulluğu hak değil. İnsanın insana zulmü hiç hak değil. İnsanın insanı sömürmesi de. Güneş, ay, su ve hava nasıl herkesinse ekmek de çalışan herkesin olmalı. İnsanı sömürmek, ezmek, horlamak haksızlıktır ve haksızlığı bilmek yetmez ona karşı durmak ve yeni bir dünya yaratmak haktır.

Bedreddin’e göre bütün dinler eşittir. Hiçbir dinin hiçbir dine üstünlüğü yoktur. “Dinleri ortadan kaldırın geriye insan kalır”, diyor arkadaşını anarak. “Bütün insanlar eşittir ve kardeştir” diyor. O yüzden “Yârin yanağından gayri her yerde, her şey de hep birlikte olmak gerekir.”

Öyle bir insan sevgisi düşünün ki, eşi(ti) öldükten sonra yedi yıl tefekküre düşüyor, yolu, yolculuğu için hazırlanıyor, yedi yıl inzivaya çekildiğinde bile onun aşkını yüreğinin derinlerinde hissediyor.  Yazıyor. Her türlü acı bilinç olup akıyor. Şairin dediği gibi, “Oturmuş bir koyun postuna, hattı talik ile yazıyor Teshil’i”

İnsanın insana kulluğunu yadsıyan Bedreddin’in aldığı bilgiler, edindiği tecrübeler onun bu bilgileri sadece dünyayı yorumlamak için edinmediğini gösterir. Ona göre aslolan sadece yorumlamak değil, değiştirmektir, eylem(ek)dir[11]. Bu yüzden kendisine teklif edilen saray görevlerini arkasında bırakarak, her türlü makam, mevki ve zenginliği reddederek inandığı değerler uğruna mücadele etmeyi seçer, bunun için yola koyulur.

İşte burada üçüncü aşkı, mücadele aşkı devreye girer.

            3.3.3.Mücadele Aşkı

Bedreddin Kahire’de Şeyhinin ona sunduğu şeyhlik postunda fazla oturmaz, oturamaz, gene yollara düşer. Böylece, Anadolu’ya, doğduğu topraklara geri dönüş başlar. Önce Karaman’a gelir, bir müddet burada eğleşir, ardından Konya’ya geçer. İzmir’e, Aydın’a gider. Tire’de daha sonra Kethüdası[12]   olacak Börklüce Mustafa’yla karşılaşır. Onunla, davet üzerine, Rodos adasına geçer. Manisa’ya, Bursa’ya, Deliorman’a, Karaburun’a gider.

Dukkas, müridi ve kethüdası Börklüce’nin de Hristiyanlarla iyi ilişkiler içinde bulunduğunu, sakız adası rahipleriyle Bedreddin gibi çok iyi ilişkiler kurduğunu belirtir. Nitekim isyan zamanında; Çelebi Mehmed, Saruhan valisi Sisman’ı 6 bin kişilik bir orduyla onun üstüne gönderdiğinde, etrafına topladığı bu insanlarla orduyu dağıtıp yenilgiye uğrattığını yazıyor. (Cemal, c.II,s.183)

Bu yolculuk, onun hem propaganda hem de isyan zeminini örgütlediği yolculuktur. Kahire’den Edirne’ye uzanan bu yolculuğun her noktasında farklı inanç grupları ve toplumsal tabakalarla temas eder. Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ayırımı yapmaz. Herkesle konuşur herkesle bir araya gelir, herkese düşüncelerini açar, açıklar. Aleviler, Kalenderiler, Torlaklar, Bâtıniler, Hurufiler, köylüler, gençler, gemiciler, balıkçılar, kadınlar. Ayırım yapılmaksızın hepsini toparlar. Bunların ortak noktası egemen sistem tarafından ezilmeleri, horlanmaları, dışlanmaları ve sömürülmeleridir. Hepsinin ortak noktası mazlum oluşlarıdır. Zalim bir otoritenin baskısı altında inim inim inlemeleridir. Kimi inancından, kimi dininden, mezhebinden, kimi de ekonomik durumundan ötürü ezilmektedir. Bütün ezilmiş kesimler onun yoldaşı, yol arkadaşı ve (hedef) kitlesidir. Bir mazlumlar ve mağdurlar koalisyonudur Bedreddin’in örgütlediği.

Ardından Aydın’da, Karaburun’da Börklüceler, Bursa’dan Manisa’dan Torlaklar kıyama başlarlar. (Devam edecek.)

Kaynakça:

[1] Abudullah Rıza Ergüven, “Ve Bedreddin”, Berfin Yayınları, İst., 1995.; s.7.

[2] Ergüven, yage, s.27.

[3] İslam’ın dördüncü halifesi Ali, peygamberin amcası oğlu ve ona ilk inananlardandır. Bilge, şair ve kahramanlığıyla bilinir. Peygamber onun için “Ben bilimin kentiyim Ali de kapısıdır, kenti dileyen kapıya gelsin”, demiştir. Son hutbesinde ise “Bana ulaştığınızda sizden iki değer biçilmez şey soracağım. Onlarla nasıl geçindiniz, diye. Biri Tanrının kitabı, öbürü de benim ehl-i beytim’dir”. Bu sözlerden sonra Ali’yi minbere çağırıp şöyle dedi: “Ben kimin Mevla’sı isem Ali onun Mevla’sıdır” (Gadiru Humm). Sözleri bitince ellerini havaya kaldırıp “Tanrım ona dost olana dost, düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et, onu horlayanı horla” (Vahidi ve Zehebi). Bu sözler, peygamberden sonra onun halife olması şeklinde yorumlanmışsa da bu gerçekleşmedi. Ondan sonra 25 yıl sürecek üç halife dönemi başladı: İlk halife, zenginliği ile ünlü, peygamberin kayınbabası Ebubekir-i Sıddık oldu. İkinci halife Ömer, kılıcın gücüne dayanmıştır. Osman ise Beytül Malı ve gücü yakın çevresine dağıttığı gerekçesiyle öldürülmüştür. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında güç ve iktidar mücadelesi başladı, çok kan döküldü. Ali de inançları uğruna öldürülen bütün tarihi kişilikler gibi, daha halifeyken, (üçüncü halife Osman’ın kısasını yerine getirmedi bahanesi ve karşı bir örgütlenmeyle) öldürülmüştür. Ali, hilafeti döneminde Ebubekir in kızı, Hz. Muhammed’in eşi Ayşe ile çatışmış, Cemel Olayı yaşanmış; Umeyoğullarından Osman’ın yeğeni, Ebu Süfyan’ın oğlu, (halifeliğini kabul etmek istemeyen) Şam valisi Muaviye ile de Sıffin Savaşı’nı yapmıştır. Daha sonra oğlu Hüseyin de Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından Kerbela’da katledilmiş, bu güç ve iktidar savaşı hep sürüp gitmiştir. Ali’nin halifeliği sırasında İslam dünyasında Arap kabileleri arasında başlayan çatışma Haricilik biçiminde gelişirken, ölümünden sonra İran’da Şiilik, Anadolu’da Alevilik biçiminde yeni boyutlara varmıştır. Bu gelişmeler (özellikle mal mülk düşkünlüğü ve buna karşı Ali’nin yoksulu kollayan adaleti) hiç kuşkusuz Bedreddin’i de etkilemiş ve onun görüşlerinin oluşmasında pay sahibi olmuştur. Savaşırken bile adaletten ayrılmayan Arap diye ünlenen Ali, “Tanrı, yoksulların geçimlerini, zenginlerin mallarından takdir buyurmuştur. Bir zengin, onun hakkını verse hiçbir yoksul aç kalmaz. Yüce tanrı bunu zenginlere soracaktır” diyordu. İyi bir bilgin ve iyi bir şair olmasına rağmen, o da iyi bir yönetici olmadığının farkındadır. Nitekim daha siyasal iktidarını sağlamlaştırmadan, kılı kırk yaran adalete yönelmesi, adaletsizliğin azmasına yol açmış; kendisi de döneminde sanki yönetilenler yönetici, yöneticiler ise yönetilen gibi, diyerek bu durumu dile getirmiştir. (Timuroğlu, 2016;179,182,211,212)

[4] Bir gün Fransa’ya gitmiş olan Küba lideri Fidel Castro’ya bir kadın şu soruyu sorar. “Ey Castro, senden sonra analar Küba’da hiç Castro doğurmadı mı? Neden senin gibi bir lider çıkmadı?” Castro’nun yanıtı tarihi kişiliklerin nasıl oluştuğuna ilginç bir cevaptır: “Hanımefendi Küba’da ve sizin memleketiniz Fransa’da analar her gün Castro’lar ve Charles De Gaulle’ler doğuruyor. Ancak tarihin onlara ihtiyaç duyduğu zamanlarda ortaya atılanlar ancak Castro olur, De Gaulle olurlar.”

[5] Bugün bile bu olgu, anakronik olarak hala sürüyor

[6] Nesimi sözcüğü, Arapça hafif esintili rüzgâr anlamındadır. (“Esti nesimi nevbahar” cümlesinde olduğu gibi) Bu asıl ismi değildir. Asıl ismi, Ömer İmadü’ddin’dır. Nesimi ismini ona hocası Fazlullah vermiştir. Buna göre Nesimi, velilik (ermişlik), seyitlik (Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere verilen ad) anlamına da gelir. Bir dizesinde şöyle der. Adımı Hakk’ın buyruğuyla Nesimi yazarım… Hem putları parçalayanım (İbrahim), hem Azer’im. (Azer, İbrahim’in babası, put yapıcıdır). Hak ise, Şeyh Fazlullah’ın Hurufi müritleri arasındaki unvanıdır. (Timuroğlu, 2016;94) Tebrizli olduğu bilindiği gibi, Amid diyarlı/Diyarbakırlı (Aşık Çelebi Meşaürü’ Şura eseri, Ali Emiri Bölümü, No:772) olduğunu iddia eden ve/veya Nissibinli/Nusaybinli olduğunu (Bursalı Tahir, Osmanlı Müellifleri eseri,c.2, s.432, İstanbul 1918) ileri sürenler de vardır. O, “Bende sığar iki cihan ben bu cihana sığmazam/Gevher-i Imekan benem kevn ü mekâna sığmazam… Nar benem secer benem Arş’e cihan hacer benem/Gör bu odıin zebanesin ben bu zebane sığmazam/ Şems benem kamer benem şehd benem şeker benem/Ruh-i revan bağışlaram ruh-i revana sığmazam” diyen, felsefesini ve düşüncesini etkili ve lirik bir biçimde dile getiren bir büyük şairdir. Nesimi, Bedreddin’de iki yıl sonra,1418 yılında Halep’te, düşüncelerinden dolayı küfürle suçlanıp derisi yüzülerek öldürülmüştür. Alevi toplulukları, onun yaşamını Hazreti Ali’nin yaşamıyla bütünleştirirler. Buna göre, derisi yüzülünce, eğilip yerden almış, koyun postu gibi sırtına alıp yürümüştür.  Halep kulesindeki on iki kapıdaki kapıcılar, Seyyid’in kendi kapılarından geçtiklerini söylemişler. Bu inanışa göre, Pir Sultan da dara çekildikten sonra Sivas’ın dört yönüne açılan yollarında görülür. Nitekim Hz. Ali de kendi cesedini taşıyan deveyi çeker. (Timuroğlu, 2016;104) 

[7] Fazlullah, Hurufilik’in kurucusudur.  İranlı (Ester-abad) Şihabü’d Din Fazlullah Naimi mahlasıyla çok etkili tasavvuf şiirleri yazmıştır. 1394 yılının Ekim Ayının ikinci günü (Cuma) Şeyh İbrahim adlı birinin fetvasıyla Timurlenk’in oğlu Miran Şah (Yılarlar Şahı) tarafından öldürülmüştür. (İslam Ansiklopedisi, Fazlullah Maddesi, c.IV, s.535) Fazlullah ölümünden önce kendi yerine Nesimi’yi halife seçmiş; kızı da ardından onu asan sisteme karşı bir isyan hareketi başlatmıştır.

[8] Hurufilik, yaşamı harfler ve rakamlarla tanımlayan ve bu felsefeye göre yaşayan bir yaklaşımdır.  Hurifiler, hayatı harfler ve rakamlarla anlamaya, anlamlandırmaya ve açıklamaya çalışır. Varlık(lar) ile harfler ve rakamlar arasında bağ kurar.  Hurufilere göre, bütün varlık ses’ten oluşmuştur. Ses sözde olgunlaşır. Her sesi bir harfle gösteririz.  Öyleyse sözün kaynağı harftır. (Sayı da bir harftır)

[9] Torlaklar, başını ve ve kaşlarını kazıtır, bir dikişsiz elbise ile gezerler. Bunlar, dünyanın malına mülküne tamah etmeyen, derviş gibi yaşayan insanlardır.

[10] Kalenderîlik, yaşadığı toplumun nizamına karşı çıkarak dünyayı kaale almaya değer görmeyen ve bu düşünce tarzını günlük hayat ve davranışlarıyla da açığa vuran tasavvuf akımıdır. Kalenderiler Ortodoks Hristiyanlığa karşı çıkan gruplardır.

[11] Ondan asırlar sonra dünyaya gelip birkaç milyar insanı kendi felsefesiyle etkileyen Karl Marx da aynı şeyi diyecektir.

[12] Bugünün müsteşarı ya da özel kalemini yöneten kişi, özel kalem müdürü denebilir.

  • MUSTAFA KARAKAŞ

    29 Nisan 2021 #1 Author

    Bedreddin’i okuyama başlamak için derli tolu çok güzel bir makale olmuş ,emeklerinize sağlık. Börklüce Mustafa – Torlak Kemal şahsiyetlerini de ayrıca hem tanımak hem de düşün dünyamızın köklerini anlamak için çalışmaların sunulmasının önemli olduğunu düşünmekteyim. Tekrar emeklerinize sağlık.

    Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir