Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Onur Bilge Kula İslam hukukuna ilişkin özgün açımlamalarıyla öne çıkan Şeyh Bedreddin, 'Yargılama Usulüne Dair' adlı kitabının 'Hâkimlik ve Hüküm Verme Hakkındadır' bölümünde... Anadolu’da / Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans – Şeyh Bedreddin

Yazı Dizisi – 6. Bölüm

Anadolu’da/Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans
Prof. Dr. Onur Bilge Kula

 

Anadolu’da/Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans

Şeyh Bedreddin’de çoğulculuk ve tolerans kavramı

İslam hukukuna ilişkin özgün açımlamalarıyla öne çıkan Şeyh Bedreddin, ‘Yargılama Usulüne Dair’ adlı kitabının ‘Hâkimlik ve Hüküm Verme Hakkındadır’ bölümünde ortaya çıkan bir hukuk sorununun “zamanın ve bölgenin” özgün koşulları göz önünde tutularak çözümlenmesi gerektiğini belirtir. Bu İslam hukuku bilgininin anlatımıyla, yargı görevini üstlenmek, Hz. Peygamber’in sözüyle, “bıçaksız kesilmekle eşdeğerdir.” Yargı görevi üstlenecek kişi, geniş hukuk bilgisine ve sağlam deneyimlere sahip olmalıdır. Yargıçlık görevine talip olunmaz; bu görev için uygun bulunan kişinin, bir zorlama olmaksızın, kendiliğinden göreve başlaması uygun değildir. Örneğin, Ebu Hanife “kadılık görevini üstlenmek istemediği için kırbaçlanmıştır”[1] (Şeyh Bedreddin 2012, s.40 -42).

Adalet, yönetilenlerin hakkıdır

Yargıç olarak atanan kişinin niteliklerinin yanı sıra, yargı görevini dağıtan egemenin niteliklerini tartışan Şeyh Bedreddin’in açımlaması uyarınca, adalet, yönetilenlerin hakkıdır. Bu nedenle, halk ya da yönetilenler, adaletsiz yönetim uygulayan “devlet başkanının zulmüne karşı başkaldırma” hakkına sahiptir. Devlet başkanı “yaptığı zulümden vazgeçmeli” ve halka “adil davranmalıdır.” Zulme karşı başkaldırı durumunda, halkın devlet başkanına “yardım etmesi gerekmez”; çünkü bu durumda “devlet başkanına yardım etmek, zulme yardım etmek demektir.” Öte yandan, halk, devlet başkanına başkaldıranlara da yardım etmemelidir.

“Rüşvet vererek, kadılık görevini alan kimse, kadı olamaz” diyen bu hukuk bilginine göre, devlet başkanının “bilgisi dâhilinde” yanında çalışanlar “rüşvet karşılığı” ya da birinin aracı olması sonucu, bir kişiyi yargıç olarak atarsa, bu atama geçerli olmaz. Eğer bir yargıcın çocuğu ya da bazı yardımcıları “rüşvet alırsa” ve bu iş yargıcın “buyruğu ve rızasıyla olmuş ise”, yargıç rüşveti bizzat kendisi almış gibi olur ve verdiği hükümler reddedilir. Sultan ya da egemen, “kölesini” bir beldeye yönetici olarak atayabilir ve ona “yargıç atama yetkisi” verebilir; bu işlem kurallara uygundur; ancak köle “yargı görevini” yapamaz; verdiği hükümler geçerli olmaz  (Şeyh Bedreddin 2012, s. 46- 48).

Doğuştan özgür olan kişiyle köle eşit değildir

Şeyh Bedreddin ‘Yargılama Usulüne Dair’ adlı kitabının ‘Köle Azadı ve Doğuştan Hür Olmakla İlgili Çeşitli Sorunlar’ bölümünde “köle azat” etmenin tümel, bölünemez bir işlem olduğunu belirtir ve ekler: Özgür bırakma tümel işlem olduğu için,  “bir kısmı azat edilen kölenin” tümüyle özgür olması gerekir. Öte yandan, bu tartışmalı sorunun çözümü için, “kölelik” kavramının bilinmesi gerekir. Şeyh Bedreddin’in açımlamasıyla, kölelik, “zayıflıktan ibarettir.” İslam hukukuna göre kölelik, “insandaki hükmi zayıflıktan” kaynaklanır. Hükmi zayıflık, “içinde bulunulan konum” nedeniyle, köle olan kişinin “başkasının mülkiyetine geçmeye” uygun duruma gelmesidir. Kölelik, zayıflıktır; özgür bırakma ise güçlülüktür. Özgür bırakan efendi olduğuna göre, güçlü olan da odur. Özgürleştirme sonucu, kölelik ve köle üzerindeki mülkiyet ortadan kalkar.

Ayrıca, İslam hukukuna göre, kölelik, “Müslümanların hakkıdır”; çünkü köle olan ya da köle durumuna düşen kişiler, “Allah’ın kulları olmaya karşı çıkmalarından dolayı, aslını inkâr etmelerinin” cezası olarak köle olmuştur; “Allah da ceza olsun diye, onları, kullarının kulları yapmıştır.” Allah, onları “sorumlulukların yerine getirilmesinde, Müslümanların yardımcısı olmalarını istemiştir. Bu durumda da köle olmaları, Müslümanların hakkı olur. Sonuçta, kölelik, İslam hukuku ve İslam toplumunun hakkıdır.” Dolayısıyla, bu durumda köle olmaları, İslam hukuku açısından uygundur.

Öte yandan, bu hukuk bilginine göre, “İslam ülkesinde temel ilke özgür olmaktır.” Nitekim bir kimse, “doğuştan özgür olduğunu öne sürse, mahkemede kabul edilecek olan söz, onun sözüdür”; çünkü o kişi, “temel ilkeye tutunmuştur.” İslam hukuku açısından doğuştan özgür olan kişiyle köle eşit sayılmaz (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1122- 1125).

Özgürlük, bozulmayı kabul etmez

Köleyi azat etmek ya da özgür bırakmak, “yalnızca sahibinin elinde olan bir iştir.” Bir kimse “önce azat edildiğini”, sonra da doğuştan özgür olduğunu öne sürse, “davası” dinlenir, kabul edilir; çünkü özgürlük “bozulmayı kabul etmez.” Bir kimse, doğuştan özgür olduğunu öne sürse, fakat “annesinin ve annesinin babasının adını” söylemese, iddiası “dinlenir”; çünkü bir kişinin doğuştan özgür olduğu uygun olduğu gibi, babasının özgür, annesinin ise, “efendisinden çocuk yapan” kişi olması da uygundur. Keza bir kadın bir adama “Benimle evlen, ben özgürüm!” dese ve evlenip çocuk doğursa, “sonra o kadının bir başkasının cariyesi olduğu ortaya çıksa, anne köle kalmaya devam eder; çocuk ise değeri karşılığında özgür olur” (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1126- 1127).

Şeyh Bedreddin, emek-sermaye ilişkisini irdeleyen ilk filozoftur

Şeyh Bedreddin, ‘Fıkıh Ekolleri Arasındaki Tartışmalı Konuların İncelikleri’ adlı kitabında toplumsal-kamusal yaşamı düzenleyen yasalar ve mülkiyet hakkını koruyan yasal düzenlemeleri irdeler. Bu konular arasında, örneğin, ’emek ve sermaye ortaklığı’ ve ‘tarım ortaklığı’ da vardır. Emek sermaye ortaklığı bağlamında “sermaye sahibi kişi” ve “emeğini ortaya koyan kişi” bir ortaklık, bir “kar ortaklığı” kurabilir. Bu bölümde sermaye sahibinin ve emeğini ortaya koyan kişilerin haklarını ve yükümlülüklerini, ortaya çıkabilecek olası uzlaşmazlıkları ve çözüm yollarını açıklayan Şeyh Bedreddin’e göre, sermaye sahibi, ortaklığın kurallarını belirleme hakkına sahiptir[2] (Şeyh Bedreddin 2012, s. 301- 302).

Emek-sermaye ortaklığı kurulabilir, köle alım satımı yapabilir

Emek-sermaye ortaklığı konusunu ‘Teshil I’ adlı kitabında aynı ara-başlık altında yeniden ele alan ve açımlamalar yapan Şeyh Bedreddin’e göre, sermaye sahibi ve emekçi, diyesi, bu iki sınıf insan “öz çıkarlarını koruyup kazançlarını artırmak için, böyle bir ortaklığı” gereksinebilirler. İşletmeci, “sermaye üzerinde tasarrufta bulunmakla, ona bu yetkiyi veren kişinin vekili olur.” Ticari etkenliklerinde “kar elde ederse”, emeğine karşılık kazanca ortak olur.

Ayrıca, yaptığı fasit sözleşmelerle, “sermaye sahibinin malını işleten işçisi” hükmünde olduğundan, “işçi” işlemi görür. Kazanç, “ortaklığı konu alan her şeyi” kapsamalıdır diyen Bedreddin’in açımlamasıyla, kar ortaklığı anlaşmasında “kar oranını belirsiz kılan” her koşul, anlaşmayı geçersiz kılar. Anlaşma konusunun belli olmaması da, o anlaşmayı geçersizleştirir. Örneğin, işletmeci, diyesi, emeğini ortaya koyan kişi, “sermaye sahibinin evinde bir yıl oturmasını” koşul koştuğunda, anlaşma geçersiz olur; çünkü bu koşulla, işletmeci “yarı yarıya kar ortaklığını, emek ve kira bedeli yaptığından, emeğinin karşılığı belirsizleşmiştir.” Kazanç ortaklığının kurulabilmesi için, sermayenin, emeğini koyan işletmeciye verilmesi gerekir. “Sermaye sahibinin mal üzerinde tasarruf hakkı yoktur.” Malı, işletmeci “tek başına” işletir. Dolayısıyla, “malın kendisine teslimi” zorunludur.

Ayrıca, işletmeci ortaklığı yürütürken, borç almak, borç vermek ya da bağış yapmak gibi, birtakım yanlışlıklar yapabilir ve zarara yol açabilir. Sermaye sahibi, ‘Dilediğin gibi işlet!’ demiş olsa bile, “ticarete girmediğinden”, bu tür tasarruflardan hiçbiri, sermaye sahibinin “açık izni olmadan” geçerli olamaz. İşletmeci sermaye sahibinin belirlediği “ülke, ticari emtia”, işletmeci bir süre koşullara aykırı davranırsa, koşullar bağlayıcı olduğundan, “malı tazmin eder.” İşletmeci köle alım-satımı yapabilir. Şeyh Bedreddin bu alım-satım ile ilgili olası sorunları bütün ayrıntılarıyla irdeler[3] (Şeyh Bedreddin 2012, s. 821- 824).

Eşlere eşit davranmak gerekir

Birden fazla eşi olan kişi, eşlerine “eşit” davranmalıdır; ancak yeni evlendiği karısına üç ya da yedi gün ayırarak, onu “diğerlerinden üstün tutabilir.” Çok kadınla evlilikte, özgür kadın, cariyenin “iki katı hakka” sahiptir; çünkü cariyenin sahip olduğu hak, özgür kadının “yarısıdır.” Çok kadınla evli olan bir erkek, “istediği karısıyla” yolculuğa çıkabilir. Erkek karısının “namazı, guslü, süslenmeyi ve hayızlı olmadığı halde, cinsel ilişki istediğini geri çevirmesi ve izinsiz dışarı çıkması” durumunda, karısını dövebilir. Kadın kocasının izniyle, “ilim/bilim meclisine” gidebilir. Kadının babası hastaysa, babasına “hizmet etek için”, kadın evden çıkabilir; ancak kocası onu engelleyebilir (Şeyh Bedreddin 2012, s. 433- 434).

Efendi-köle ilişkisi nasıl düzenlenmelidir?

Şeyh Bedreddin ‘İncelikler’ adlı kitabının ‘Köle Azat Etme’ adlı bölümünde de efendi-köle ilişkisinin ayrıntılarını açıklar. Buradaki anlatımla, azat ya da özgür bırakma işlemi, “Allah dışında başka varlıklar adına da yapılsa geçerlidir”; çünkü azat etme işlemi, “belli bir varlık adına yapılmaya bağlı değildir.” Gebe bir cariye azat edildiği takdirde, karnındaki çocuk “anasına bağlı olduğu” için özgür olur. Eğer bir köle, “darülharpten Müslüman olarak bize gelirse”, özgürlüğüne kavuşmuş olur; çünkü köle, “Müslüman olmak suretiyle” kendisini özgürleştirmiştir.

Efendi, kölesini “mal karşılığı” azat edebilir; “mal” belirlenmemiş olsa bile, “cinsi” biliniyorsa, köle tarafından özgürlüğün bedeli olarak efendiye ödenmesi gerekir. Köle karşılığı bir kadının nikâhlanması ve kölenin ölmesiyle ilgili sözleşme uyarınca, kölenin “değerinin” ödenmesi gerekir; çünkü köle, efendisi bakımından mal olduğu için, o satım sözleşmesi yapılmıştır. Köle, efendinin malı olduğu için, efendi öldüğü takdirde, bir mirasçı ya da yargıç onu azat etmediği sürece, köle özgürlüğüne kavuşamaz (Şeyh Bedreddin 2018, s. 485- 487).

Bedreddin’in buradaki anlatımlarından köleliğin yerleşik bir kurum olduğu anlaşılmaktadır. Köle ve cariye pazarda alınıp satılan bir maldır. Bu nedenle, alım-satım, özgür bırakma ya da özgürleşme, hastalık ve ölüm gibi durumlarla ilgili çok ince yasal sorunlar ve günlük yaşama ilişkin ayrıntılar, Şeyh Bedreddin’in kitaplarında ele aldığı konular arasındadır.

Efendi, köleyi, insanların aldatmasından koruyan önlemleri alır 

Şeyh Bedreddin, ‘Teshil’ adlı kitabının ‘Ticaret İzni Verilmiş Köle’ adlı bölümünde efendi-köle ilişkisini yine ele alır. Bu hukuk bilgininin buradaki anlatımıyla, sahibi, köleye “genel bir izin verdiğinde, köle her türlü tasarrufa izinli sayılır.” Bir başka deyişle, efendi, kölesinin alım-satım yaptığını gördüğü halde, “susuyorsa”, köle iş için izinli sayılır. Efendinin susması ya da yasaklamaması, razı olduğunun göstergesidir. Bu izinin temelinde, “kölenin, insanların aldatmasından korunması vardır.” Ancak açık bir görevlendirme olmaksızın, efendinin susması, rıza anlamı taşır. Efendi, kölesine “belli bir konuda ya da belli bir süre için ticaret yapma izni verse”, bu izin “bütün zamanlar ve her türlü ticaret için” geçerli olur.

Hak düşürücü söz ve eylemle, “bir süreye bağlanamayacağı için”, verilen izin, belli bir süreye bağlanamaz. Örneğin, “belli bir mekân ve zamanla kayıtlı” köle azadı gerçekleşemez[4] (Şeyh Bedreddin 2012, s. 595- 598-6).

Köle azat olunmadıkça, ticaretin dışında “ikrarıyla sorumlu tutulamaz” diyen Şeyh Bedreddin’e göre, köle, kendi bedeni üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilir  (Şeyh Bedreddin 2012, s. 600- 602).

Liyakatliler varken, liyakatsizleri, yargıç yapan, Allah’a, Peygamber’ine ve Müslüman topluma ihanet etmiş olur

İslam hukuk bilgini olan Şeyh Bedreddin’in, ‘Teshil II’ kitabının ‘Yargılama Usulü’ bölümündeki anlatımıyla, tanıklık yapmaya ehil olan kişi, ‘yargıçlık’ yapmaya da ehildir; çünkü her ikisi de “bağlayıcı sonuç” doğurmaktadır. Büyük günah işlemiş bir kişiye yargıçlık görevi vermemek gerekir; böyle bir kişiye, yargıçlık görevi veren kişi de “günahkâr” olur. Yargıç “bilgili ve adil” olmalıdır. Bu nitelikleri “en üst düzeyde” taşıyan kişi, yargı görevine getirilmelidir. Hükmü geciktiren yargıç “günah” işler; görevinden alınır.

Şeyh Bedreddin’in Hz. Muhammet’ten aktarımıyla, yönetiminde bulunan toplum içinde bu nitelikleri taşıyan “daha liyakatliler” varken, liyakatsizleri göreve getiren kişi, “Allah’a, Peygamber’ine ve Müslüman topluma ihanet etmiş olur.”  Yargıç üst düzey bilgi ve adalet duygusunun yanı sıra, sevecen, insan ve insancıl olmalı, “bile bile yanlışta” direnmemelidir; çünkü yargıç, “Hz. Peygamberin halifesi kabul edilir.” Bilgisi ve dürüstlüğü dolayısıyla yargıçlık görevini yapabilecek kişi, bu görevi istemesi farz olur; çünkü o görev almaktan kaçınır da “bilgisiz ya da fasık” kişiler yargıç yapılırsa, görevi istemeyen günahkâr olur. Hz Muhammed “Yargıçlık yapacak kişi, bıçaksız boğazlanmış gibidir” buyurmuştur.

Kadınlar da yargıçlık yapabilir

Zalim bir yöneticiden yargıçlık görevi alan, “hakkaniyet” ilkesine uymalıdır; çünkü yargılamanın amacı, adaleti sağlamaktır. Şeyh Bedreddin’in deyişiyle, “had ve kısas cezalarının dışında, kadınların yargıçlık yapmaları caizdir”[5] (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1543- 1544). Belli kısıtlamayla olsa bile, kadınların yargıçlık görevi yapabileceğini söylemek, çağına göre büyük bir açılım ve ilerlemedir.

Yargıç, yargılama yapmak için, “herkesin ulaşabileceği bir mekânda oturur.” Herkes, “anlaşmazlıkları çözmek” için yargıca başvurabilir. Yargıç “töhmet” nedeniyle, meclisinde yalnız oturmaz. Davası olanlardan “armağan” alamaz. Özellikle “kendisi için” düzenlenen davetlere katılmaz. Yargıç, davanın taraflarına “eşit” davranır. Taraflardan biriyle “fısıldaşmaz; ona telkinde bulunmaz; onu evinde ağırlamaz; ona gülümsemez.” Yargıç, tanığa da “telkinde” bulunmaz; yargı meclisinde “alış-veriş” yapmaz. Yargıç, kendisini atayan kişinin “lehine ya da aleyhine” karar verebilir (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1546- 1548).   Şeyh Bedreddin, hakkaniyet, eşitlik ilkesine uygun davranma, çıkar sağlamaktan uzak durma, bilgili ve adaletli olmayı,  yargıçlık görevinin temel nitelikleri arasında sayar. Bu hukuk bilgininin anlatımıyla, “hak ve adalete uygun yargılama yapmak, en önemli farzlardandır. Ayni zamanda ibadetlerin en şereflilerindendir” (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1552).

Bir kimse “ölüm tehdidiyle bir başkasını öldürmeye zorlansa”, bu eylemi yapmasına “ruhsat” tanınmamıştır. Söz konusu eylem, “haramdır.” (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1633- 1635).

Bu anlatımlardan da görüleceği gibi, Şeyh Bedreddin için önemli olan insanı korumaktır. Bu ilke, her şeyden önemlidir. İnsan yaşamı söz konusu olduğunda, hiçbir bağnazlık tanımaz. Dinin de buna izin vermediğini kanıtlamaya çalışır.

Kulun hakkı, dinin hakkından önceliklidir

Şeyh Bedreddin’in açımlamasıyla, bir kişiye “Müslüman olması için baskı yapılsa”, o kişi Müslüman sayılır; çünkü “İslam üstündür; hiçbir şey ondan üstün olamaz.” Öte yandan, Allah ile arasındaki ilişkiye gelince; eğer o kişi “inanç taşımıyorsa”, Müslüman değildir. Bir kimseye, “Müslüman olması için baskı yapılsa, daha sonra o kişi, İslam’dan dönse”, gerçeğin ne olduğunun tümüyle bilinmemesinden kaynaklanan kuşku dolayısıyla “öldürülmez” (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1637).

Şeyh Bedreddin’in anılan kitabının ‘Savaş Hukuku’ bölümündeki belirlemesiyle, körler, kötürümler, elleri kesik olanlar, kadınlar ve köleler için “cihada” katılma yükümlülüğü yoktur; çünkü farz-ı kifaye alanında, “kulun hakkı, dinin hakkından önceliklidir.” Ancak düşmanın saldırması gibi durumlarda bu ilke geçerli değildir. Bu durumda “kadın ve köle”, izin almaksızın, savaşa katılır. Bu durum, “oruca” benzer; nitekim kadın da ve köle de izin almaksızın oruç tutar. Bu belirlemelerde de ‘insan önceliklidir’ ilkesi somutlaşmaktadır. Hazinede “yeterli kaynak” varsa, savaş vergisi uygulaması “mekruhtur.” Hazinede yeterli kaynak yoksa devlet başkanı, “mali durumu yerinde olanlardan” savaş vergisi alır.

Burada mali durumu iyi olan-olmayan ayrımının yapılması, toplumsal eşitlik anlayışının belirtisi olarak yorumlanabilir.

Şeyh Bedreddin’in anlatımıyla, düşman kuşatıldığında, “Müslüman olmaları” önerilir; kabul etmezlerse, “cizye” vermeleri önerilir. Cizyenin miktarı ve ödeme zamanı belirtilir. Eğer kabul ederlerse, Müslümanlarla “aynı hak ve sorumluluklara” sahip olurlar. İslam çağrısı “ulaşmamış olanları”, İslam’a çağırmak “vaciptir.” Bu çağrıyı yapmadan, onlarla savaşan “günaha” girer. Ancak can ve mal kaybı karşılanmaz; çünkü “dokunulmazlık” söz konusu değildir.

İşkence, Müslümanlara yasaktır

Zorunlu olmadıkça, “kadınlar savaşa katılmaz.” Anlaşmaya uymamak, “ganimet malından çalmak, işkence ile vücut bütünlüğünü bozmak”, Müslümanlara yasaklanmıştır. Öldürülmesi yasak olanlar içerisinde “bizzat savaşanlar” öldürülür. Bedensel bütünlüğü olanlar “tutsak” alındıktan sonra da öldürülebilir; ancak bedensel bütünlüğü olmayanlar “tutsak” alındıktan sonra da öldürülmez (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1639- 1640).

Şeyh Bedreddin’in bu kitabının ‘Barış’ bölümündeki anlatımıyla, “güçsüz olduğumuz durumda, barış yapmak caizdir”; güçlü olduğumuzdaysa, barış yapmak “sahih” değildir. Eğer yok edilme endişesi varsa, “düşmana mal vererek, barış yapmak da caizdir.” Eğer barışı bozmakta “yarar” varsa, barış bozulur.

Eğer anlaşma çerçevesinde “bize sığınan” özgür bir erkeği geri verilmesi koşulu varsa, bu koşul geçersizdir. Nitekim “bize sığınan” kadın ya da kölenin geri verilmesi koşulu da geçersizdir. “Müslüman olarak sığınan kadın ya da köle” de geri verilmez; çünkü “bir Müslüman’ın, kâfir düşmana teslim edilmemesi farzdır.” Buna karşın, isyancılarla ve “durumlarını değerlendirmek için,” İslam dininden dönenlerle barış yapmak caizdir; ancak mürtetlerden “mal alınmaz.” Ancak onlardan mal alınması karşılığında barış yapılmışsa, “mal iade edilmez”; çünkü mallarının “dokunulmazlığı” yoktur. Malın geri verilmesi, onların “gücünü” artırır. Düşman ülkesi yurttaşlarına savaşta ve barışta “silah satılmaz”; çünkü barış anlaşmasının “bozulması” her an olanaklıdır. Bunun yanı sıra, “yiyecek” verilir.

Müslümanlar, yaşama hakkı bakımından eşittir

Özgür bir erkek ya da kadın “bir kâfire, kaleye veya şehre” güvence verirse, bu güvence geçerlidir; çünkü Müslümanlar, “yaşama hakkı” bakımından eşittir; “en azınlıkta olan bile onlar adına güvence verebilir” buyrulmuştur. Ayrıca, güvence verme, “ortak kullanılan bir yetkidir.” Ancak verilen güvence, Müslümanların “zararına” ise, geçersiz sayılır. “Zimmî, tutsak, tüccar, orada Müslüman olmuş kişi” ve düşman ülkesinde yaşayan Müslümanların vereceği güvence de geçersizdir; çünkü düşman zor kullanarak, bunlar üzerinde etkili olabilir. Savaşa katılmasına izin verilen köle de güvence verebilir (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1641- 1642).

Şeyh Bedreddin’in ‘Ganimetlerin Bölüşümü’ bölümündeki anlatımıyla, devlet başkanı bir şehri “savaşla ele geçirirse, uygun gördüğü takdirde”, “Hz. Muhammed’in Hayber’de yaptığı gibi”, ilgili şehrin arazisini savaşçıları arasında paylaştırabilir. Böyle yapılmadığı takdirde, “Hz. Ömer’in yaptığı gibi”, cizye ve haraç vergileri koyularak, halkın zimmî konumuna geçirilmesi uygundur. Bu durumda, üretim yapması için o halka gerekli donanım verilir (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1643).

İslam’dan çıkan kadın bile öldürülmez

Kâfirler “tek bir inanca” mensup sayılır. Bu nedenle, bir Hıristiyan Yahudiliğe geçse, ya da tersi gerçekleşse “kendi haline bırakılır.” Ayrıca, “biz Hanefiler, tüm kâfirleri tek bir inanca mensup kabul ettiğimiz için”, Hıristiyanlar, Yahudiler ve bu dinlere inananlar arasında gerçekleşen “evliliği ve mirasçılık ilişkisi” uygun görülür. İslam’dan çıkan “kadın” öldürülmez. Müslüman oluncaya değin “tutuklanır” (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1662- 1663).

İsyancılar için de “öldürme zorunluluğu” yoktur. İsyancıların “çocukları tutsak alınmaz”; mallarına mülklerine “el konularak dağıtılmaz”; çünkü Hz. Ali “böyle yapmıştır.”  Ancak “mallarına el konur”, yola gelip tövbe ettiklerinde, “malları kendilerine geri verilir”  (Şeyh Bedreddin 2012, s. 1669- 1670).

Şeyh Bedreddin’in başkaldırı ve başkaldırıcılara ilişkin bu açıklamalarına bakınca, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal başkaldırısı ve İznik’ten kaçarak başlattığı kendi başkaldırı girişimi arasında düşünsel bir bağlantı ya da koşutluk olduğunu düşünmek zorlaşmaktadır.

Kavramların iç anlamını arama, yorum özgürlüğü gerektirir

Sözlerin doğruluğu ve hakikat, Şeyh Bedreddin’in ‘Varidat’[6] adlı kitabında irdelediği konular arasındadır. Hakikat kavramını açıklamak açısından Şeyh Bedreddin’in ‘ahret’ ile ilgili şu sözleri verimlileştirilmeye elverişlidir: “Peygamberlerin, özü arınmış kişilerin sözleri doğrudur; yanlışlık, onların söylediklerini anlamadadır. İyi bil, kuşkulanma!” Bu sözler, kutsal sözlerin doğruluğu, tartışılamazlığı ya da olduğu gibi kabul edilmesi gerektiği anlayışını yansıtmaktadır. Öte yandan olgu ve olaylara ilişkin sözcüklerin anlamını ancak “içi dışı arınmış kimseler bilirler, anlarlar” (s. 305).

Bu tümceleri kendi içinde çelişkilidir. Söz konusu çelişkisellik şöyle açımlanabilir: İçrek anlamı arama, arayana, öznel yorum yeteneği ölçüsünde anlamı belirleme olanağı sağlar. Dolayısıyla, yorum özgürlüğü, buna bağlı olarak da düşüncenin çoğullaşması için ortam hazırlar. Buna karşın, söz konusu sözcük ve kavramları yalnızca Tanrı’ya yaklaşanların anlayabileceği savıysa, öznel yorum olanağını daraltır.

Bilgiyi edinebilmek ve geliştirebilmek için, özgür istenciyle etkenleşen öznenin, başkaları tarafından geliştirilen bilgileri irdeleme olanağı bulması gerekir. İç ile dış buluşmadan, irdeleşmeden bilgi geliştirilemez.

Şeyh Bedreddin ‘kutsal buyruk, Tanrı sözüdür; neyse odur’ demekle, hakikati saltık, dolayısıyla da değişmez kutsal söz olarak nitelemekte, hakikat kavramının eleştirel sorgulamaya tabi tutulmasını zorlaştırabilir. Ayrıca bu tavır, kutsal sözlerin içerdiği ‘içrek’ anlamı arama olanağını daraltan bir etki yaratabilir.

Bedreddin’in ‘Kalem, etkili gerçekleri yazar’ diye özetlenebilecek tümceleri, son derece olumlu ve geliştirmeye elverişlidir. Kalem, gerçekleri, nesnelere ilişkin izlenimleri yazmanın bir aracı, bir ‘dolayımı’ olarak tanımlanmaktadır. Kalem, aynı zamanda düşünüleni yazmanın, bir başka deyişle, düşünceyi kalıcılaştırmanın ve birikimini sağlamanın da aracıdır. Bu belirleme, yazılanı eleştirel değerlendirme olanağını da açık tutmaktadır.

Ben gizli bir gömüydüm; bilinmek istedim

‘Bütün-parçacık’ ilişkisi ve ‘Ben gizli bir gömüydüm…’ buyruğu açısından şu sözler ele alınabilir: “Her şeyde, hatta her parçacıkta bütün evren (âlemler) vardır. Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir. Tohumda bütün ağaç, ağaçta da bütün tohum bulunur. Bu bilinirse, ‘Ben gizli bir gömüydüm; bilinmek istedim; bilinmek için de insanları yarattım’ kutsal sözünün gizeminin ayrımına varılır” (s. 306).

‘Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir. Tohumda bütün ağaç, ağaçta da bütün tohum bulunur’ belirlemesi, derin düşünsel içeriği nedeniyle, açımlamaya çok elverişlidir. Bu belirleme, hem bütün varlıkların öz bakımından birlik içinde oluşunu, bir başka deyişle, evrende her şeyin karşılıklı bir belirlenim ilişkisi içinde olduğunu anlatmakta, hem de ‘bütün-parçacık’ diyalektiğini imlemektedir. Bu, düşüncenin gelişmesi bakımından önemsenmesi gereken bir açılımdır.

Bütün parçacık ilişkisi, Anadolu’da geliştirilen Tasavvuf düşüncesinin içerdiği diyalektiği de yansıtır. Örneğin, denizden alınan bir damla, küçücük bir parça olmasına karşın, denizin bütün özelliğini taşır; ancak deniz olamaz. İnsan, içinde yaşadığı toplumun bir parçasıdır; ancak toplum değildir. Toplum, tümel yapı; insan ise, o tümellik içinde öz gücü ve istenciyle tikelleşmeye uğraşan bir varlıktır. Bu bakımdan, tümel, tikelin içinde oluştuğu ortamdır; koşulların bütünüdür. Tikel ise, tikel niteliği kazandıktan sonra, tümeli varsıllaştıran, ona renk katan bir öğedir.

‘Ben gizli bir gömüydüm; bilinmek istedim; bilinmek için de insanları yarattım’ kutsal sözü şöyle açımlanabilir: Gizemi ve örtüsüne karşın, bilmeyi kışkırtan kutsal bir sözdür. Bilinmek istemek, Tanrı’ya özgü bir durum olduğu gibi, nesnel doğa da, varlığından ötürü, insandaki bilme isteğini kamçılar. Bu sözde, ‘bilmek’ insana özgü bir özellik olarak nitelendirilmekte, böylece de insanın belirlenimini ortaya koymaktadır. Ayrıca, bilmek, düşünmek, aklını kullanmakla olanaklıdır; bu nedenle, bilmek isteyen insan, edilgenlikten kurtulup etkenleşmek zorundadır. Bunun için de kimsenin yönlendirimi olmaksızın aklını kullanabilmelidir.

İnsana tapınılmaz!

“Gönülde saklı yağ parçasından oluşan fitil öylesine yandı, eridi ki gönül ışık oldu” (s. 307). Bu söz, insanın, gizil-güç olarak içinde taşıdığı düşünme yeterliliğinin etkenleşmesi ve kutsallıklar başta olmak üzere, dünyayı ve evreni kavradığı ve bildiği ölçüde, aydınlandığını da anlatır. Gönlün ışıklaşması, insan bilgisinin artması ve öznel bilincin bağımlılıklardan kurtularak, özgürleşmeye doğru ilerlemesi olarak yorumlanabilir.

“Bazı insanlar, bazı insanlara tapar; Tanrı’ya taptığını sanırlar” (s. 307) belirlemesi, hiçbir insana, hiçbir dünyasal varlığa tapınmamak, yalnızca Tanrı’ya tapınmak ya da ibadet etmek gerektiğini açığa vurmaktadır. Bu bakımdan, hem bağımsızlaştırıcı, hem de bağımlılaştırıcı içerik taşımaktadır. Bununla birlikte, tümel bir değerlendirmeyle o döneme göre büyük bir düşünsel açılım olduğunu belirtmek gerekir.

Tasavvuf birikimini yetkinleştiren Yunus Emre, ‘dört kapı’ kavramını, bir başka anlatımla, düşüncenin evriminin dört aşamasını oluşturan ‘tarikat-şeriat-hakikat-marifet’ olarak belirler. Bu dörtlü öbeklendirme, Şeyh Bedreddin’de daha ileri bir sorun bilincini yansıtır; çünkü Şeyh Bedreddin, hakikat kavramını yalnızca ‘tanrısal söz’ niteliğiyle kullanmıştır. Bu İslam hukuku bilgini, ‘hakikati aramaktan’  söz ederek, yine de bir ufuk açmıştır; çünkü her türlü arayış, ucu açık düşünsel bir süreçtir.

Adalet ve bilgi, tanrısal niteliklerdir

“Tanrı’ya benzeyiş özelliği yalnız insanda bulunur… İnsan tanrısal emaneti üstlendikten sonra adalet ve bilgi sahibi oldu” (s. 307) anlatımları, insanı değerlileştiren, ona, bilmek ve yetkinlik gibi yüksek ve ayırıcı nitelikler yükleyen bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu bakımdan, olumlu bir belirlemedir. Adalet ve bilgi kavramını, insanı yetkinleştiren değerler olarak anmak, insanın insancılaşması doğrultusunda atılmış önemli bir adımdır.

Şeyh Bedreddin’in, insana ‘İyi olana da yönelebilirsin; bunun için gerekli istenç ve gücü içinde taşıyorsun’ iletisini vermesi ve ‘iyi’ niteliğinin ‘adalet’ ve ‘bilgi’ gibi kavramlarla ilişkilendirmesi önemlidir.

Uyanık ol, bilgisiz din adamlarından uzak dur!

Uyanık ol, bilgisiz ve günahkâr imam ve hatiplerden uzak dur!” (s. 308). Bu anlatımın ilk bölümünü yukarıda açımlamaya çalıştım. Şeyh Bedreddin’in en ayırıcı özelliği belki de dinsel bilgisizliğe karşı takındığı eleştirel tutumdur. Her kutsal değer gibi, din de araçsallaştırılabilir. Din adamı olarak ortaya çıkan ve böylece bir konum ve saygınlık elde etmeye çalışan din sömürücüleri, dinler tarihinin bütün dönemlerinde olmuştur; şimdi de vardır, bundan sonra da olacaktır.

‘İnsanın iki yönü’ kapsamında şu anlatımlar vurgulanabilir: “İnsanın gövdesi ruhtu, Hak’tı… Hak etki bakımından Tanrı’dır, tapılacak varlıktır, yaratıcıdır. Etkilenme yönünden de kuldur, yaratılmıştır. Kul görünümünde yalnız Hak vardır. Ne var ki, insan kendini özgür istencinin, seçiminin ve eyleminin sonucu olduğunu hayal ederse, bilmezliğe düşer. Ancak Hak’tan geldiğini, Hakk’ın kendisinden başka bir şey olmadığını bilirse, seçimin özünde bulunduğunu söylerse, bu düşünce kötü değildir” (s. 309).

Bu alıntı, Şeyh Bedreddin’in insan anlayışını belirginleştirmektedir. Bu bilgine göre, insan etkileme yeterliliğini ve etkilenme eğilimini içinde taşır. Bu, insana ilişkin felsefi tartışmada bugünde geçerli bir belirlemedir. İnsanı, tanrısal istencin dünyadaki yansıması olarak görmek, insanı değerlileştiren bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir; ancak insanın öz istencinin, tanrısal istençte gerçekleştiğini bilmesi gerektiği, bilme etkenliğini, dışsal bir etmene bağımlılaştırmadır. Bu nedenle, öz istençlerinin, tanrısal istençte gerçekleştiğini bilen bilginlerin ‘Ben yaptım’,  ‘Ben düzenledim’ demeleri doğrudur. Bu İslam hukuku bilgini, insanı, özgür istenç ve seçim yeteneğini taşıyan bir varlık olarak görmemektedir.

Tanrı’ya giden yollar türlü türlüdür

Hakikati, doğruyu arayan kişi, bilgin bir yol göstericilere başvurmalı ve bilgiyi edinmesi ve yetkinleşmesi için, yol göstericilerin izlediği yolu izlemelidir. Hakikate ulaşabilmek için, hem yol göstericinin öğütlerine uymak gerekir.

Şeyh’in anlatımıyla, Allah’a giden “yollar türlü türlüdür. Bunları tatmayan bilemez.” (s. 311). Tanrı’ya giden “yolların türlü türlü oluşu’, hem insan düşüncesini devindirmeye, hem de özgürleştirici bir etki yaratmaya elverişli imgelerdir. Tanrı’ya giden yolların çeşitliliği, öznel yorumlara, dolayısıyla da düşüncenin çoğullaşmasına, başka din ve inançlara inanlarla bağdaşmaya, böylece de tolerans düşüncesinin gelişmesine ortam hazırlar.

Tanrı’nın istenci ve seçimi, evrenin eğilimine göredir

“Tanrı’nın istenci ve seçimi, evrenin eğilimine göredir”; çünkü kutsal istenç, “eğilime bağlıdır” (s. 313) sözleri, Ortaçağ dinsel bağnazlığının asla kabul edemeyeceği anlatımlardır. Ayrıca bu sözler, evrenin, doğanın yasalarını gözetmesi ve düşüncenin dünyasallaşması, bir başka deyişle sekülerleşmesi bakımından önemsenmelidir. Şeyh’in, insanın, Tanrı’dan başka hiçbir güce tapınmaması gerektiği ilkesini sıkça vurgulaması da bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu ilke, zorbalara, insan onurunu hiçe sayanlara, hak-hukuk tanımazlara boyun eğmemeyi de öğütlemektedir ve bu niteliğiyle, insanın insanlaşması uğraşına önemli bir katkıdır.

“Her mazhar görünüm bakımından ötekinden farklıdır; Tanrı ise, bütün mazharların özüdür. Dolayısıyla, her nesne/mazhar ‘Ben Tanrı’yım’ derse, bu söz doğrudur” (s. 314). Bu tümceler, Mevlana ve Yunus Emre ile ilgili bölümlerde de açımlandığı üzere, ‘Ben Tanrı’yım’ dediği için, yakılan ve külleri havaya savrulan Hallacı Mansur’un ‘Varlık Birliği’ öğretisini yansıtmaktadır. İnsanın, yeryüzündeki varlıkların ve nesnelerin, tanrısal niteliklerle donanmış olduğu düşüncesini açığa vurmakta ve özellikle insana değerlilik nitemi yüklemektedir.

Yasaklamak, Müslüman’a yakışmaz

“Hakk’a yaklaşmaya neden olan bir şeyi yasaklamak, Müslüman’a yakışır mı?” sözü, Hak ve hakikate yaklaşmaya çalışanı ve onun bu amaçla kullandığı araçları yasaklamaya karşı ödünsüz bir tavrı yansıtmaktadır. Yasaklar ve yasakçılık, hangi neden ve gerekçeyse olursa olsun, her zaman ve her yerde ilerleme uğraşlarını zorlaştırır; hatta engeller. Şeyh Bedreddin’in bu konuda duyarlılığı övgüye değerdir. ‘Sufilerin sınıflandırılması’ kapsamında Şeyh’in “Tasavvuf yoluna giren tarikat yolcuları odun gibi üç sınıfa ayrılır. Birincisi, kuru olan odundur. En küçük ateş ile tutuşur; bir daha sönmez, tümüyle ateş kesilir… Sufi olgunlaşınca, ‘Allah olur’ diyenlerin amacından bu anlam çıkar” (s. 315). Bu eğretilemeli tümceler, hakikate ulaşma uğraşında giderek yetkinleşen ve Tasavvufun dört aşmasını tamamlayan insanların her türlü yetersizlikten ve çıkar duygusundan kurtularak, katıksız hakikat durumuna gelmelerini anlatır. Böyle bir uğraş içinde özünü yitirmeyen ham kişiler ise, yanmayan odun gibidir.

Şeyh Bedreddin, ‘Varlık Birliği’ öğretisini, “Tanrı bütün varlıklarda, bütün varlıklar da O’nda görünür. Saltık varlık olan Tanrı’nın istenci kendi özü gereğidir. Bilgisizlerin ve medrese bilginlerinin sandığı gibi değildir” sözleriyle iyice belirginleştirmiştir (s. 316).

Bu belirlemeler, yeni yorumlara ve düşünsel açılımlara olanak vermektedir. Hakikate ulaşanlar, görünüşten öze doğru ilerlerler ve böylece Tanrı’nın özünü kavramaya da yaklaşırlar. Ayrıca, bunlar çağına göre hem düşünsel bir ilerlemeyi, hem de insancıl bir yönelimi açığa vurmaktadır. Şeyh Bedreddin, birçok bölümde dizgeleştirmeye çalıştığı bilgisizlik, bağnazlık, tutuculuk ve gericilik eleştirisini, özellikle medreselerdeki göstermelik bilginlerle ilişkilendirmek suretiyle, medreseler ve buradaki eğiticileri, bu olumsuzlukların başlıca kaynağı olarak nitelendirmektedir.

Bilgi ile anlama, en alt bilgi aşamasıdır; görerek, gözlemleyerek, deneyimleyerek anlama, onun bir üst aşamasıdır. En yetkin bilme, hakikati, öz gücü ve yetkinliğiyle bulgulamadır. ‘Özünü bilmek’, bir başka deyişle, bir insanın özünü, bilmenin ve düşünmenin konusu durumuna getirmesi, düşünceyi düşünüm düzeyine yükseltir.

Çoğulculuk ve Aydınlanma: Hakikati arayan, tek düşünceye ve yoruma bağlanmaz

Peygamber’in “iç ve dış anlamı vardır. İç anlam, yedi anlam (katmanı) içerir” (s. 337) sözünü aktaran Şeyh Bedreddin’in hemen bütün kitapları ve yazılarında kutsal sözlerin söylendiği gibi anlaşılamayacağını, ancak yorum yoluyla anlaşılabileceğini sürekli vurgulaması da düşüncenin çoğullaşmasına ortam hazırlamıştır. Sufi “tek yoruma, tek düşünceye bağlanmaz, bir tek geleneğe uymaz… Gün olur Tanrı, gün olur halkla oyalanır. Bu iki durumun birbirine uyup uymaması önemli değildir; bütün işler amaca bağlıdır. Kısacası,  sufi zamanın oğludur” (s. 339). Bu belirlemeler, olağanüstü düşünsel bir ilerlemedir. Çoğulculaşma ve toleransın gelişmesi için belirleyici önemdedir. Bu nedenle, her türlü övgünün üstündedir. Öte yandan, hakikati arayanlar, bir başka deyişle, söylenen sözün içeriğiyle uygunluğunu hem somut olarak kendi eylemlerinde ortaya koymaya, hem de başkalarının bu tür başarımlarından yararlanmak için uğraşanlar, kendilerini tek düşünce, tek yol, tek gelenek ile sınırlandıramazlar.

Tolerans: İnanç ve inançsızlık benzeşebilir mi?

Bu İslam hukuku bilgini, doğruya ulaşmak için, karşıtlıkların irdeleşmesine ortam hazırlamak gerektiğini dile getiri: “Bir hakikat yolcusu, sövgü/küfür aşamasına ulaşıp, o aşamayı geçmeden tam Müslüman olamaz. Bu sövgü aşaması, iki İslam arasında bir geçit olduğu için orada kalan hakikat yolcusu dinden çıkar (zındıklaşır).” İslam düşünce tarihi içinde olağanüstü bir açılım niteliği taşıyan bu belirleme, Şeyh Bedreddin’den yaklaşık 350 yıl önce yaşamış olan büyük Aydınlanmacı İbn Sina’nın arkadaşı Abu Said’i anımsatmaktadır. Ernst Bloch’un ‘Aristotelesçi Sol ve İbn Sina’ adlı kitabındaki aktarımıyla, Abu Said şöyle demiştir: “İnanç ve inançsızlık tümüyle birbirine benzemediği sürece, tek bir insan bile gerçek bir Müslüman olamayacaktır”[7] (Kula 2018, s. 27).

İslam ülkelerinde bağnazlık, bilim ve akıl-dışılık ile irdeleşme eğilimini güçlendiren bu anlayış, bir düşünceyi, o düşüncenin karşıtıyla buluşturup sınamadan, doğruya, hakikate ulaşmanın ve düşünsel bakımdan yetkinleşmenin olanaksızlığının yanı sıra, çok belirgin bir öz-güveni de sergilemektedir. Öte yandan, İslam toplumlarının güncel durumu, ne yazık ki böyle bir anlayıştan oldukça uzaktır ve uzak oldukları için de eleştirel Aydınlanma, bilimsel ilerleme, tolerans, çoğulculuk, insan hakları ve özgürlüklerden büyük ölçüde yoksundurlar. Bu değerler yerine geri kalmışlık, açlık, işsizlik, yoksulluk, baskı ve ölüm öne çıkmaktadır.

Kaynakça:

[1] Şeyh Bedreddin (2012): ‘Camiu’l- Fusuleyn- Yargılama Usulüne Dair’; T:C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara

[2] Şeyh Bedreddin (2012): ‘Fıkıh Ekolleri Arasındaki Tartışmalı Konuların İncelikler- Letaifu’l İşarat’; T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara

[3] Şeyh Bedreddin (2012): ‘Letaifu’l İşarat Şerhi I’; T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara

[4] Şeyh Bedreddin (2012): ‘Letaifu’l İşarat Şerhi I’; T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara

[5] Şeyh Bedreddin (2012): ‘Letaifu’l İşaret Şerhi Et- Teshil II’; T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara

[6] Mehmet Kanar (2015):  ‘Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Mauhmd Bedreddin- Varidat’; 2. baskı, Tekin Yayınevi, İstanbul

[7] Onur Bilge Kula (2018): ‘Doğu’dan Batı’ya Aydınlanma’; Tekin Yayınevi, İstanbul

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir