Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Onur Bilge Kula Nazım Hikmet, 'Memleketimden İnsan Manzaraları' ya da yine bu şairin deyişiyle, 'İnsan Manzaralarında Memleketim' adlı yapıtta şiir başta olmak üzere,... Anadolu’da / Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans – Nazım Hikmet

Yazı Dizisi – 8. Bölüm

Anadolu’da/Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans
Prof. Dr. Onur Bilge Kula

 

Anadolu’da/Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans

Nazım Hikmet: çokluk, çoğulculuk

‘Memleketimden İnsan Manzaraları’

Nazım Hikmet, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ ya da yine bu şairin deyişiyle, ‘İnsan Manzaralarında Memleketim’ adlı yapıtta şiir başta olmak üzere, bütün yazınsal türleri harmanlayarak, hem içerik, hem de biçim bakımından yepyeni bir ‘başyapıt’ yaratmıştır. Anılan başyapıt, çoğulculuk, tolerans ve Aydınlanma açısından insan, hakikat ve sanat kavramlarını açımlamaya her bakımdan çok uygun düşmektedir.

Bunun başlıca nedenlerini şöyle açıklayabilirim:

  • Birincisi, Nazım Hikmet, Cumhuriyet Türkiye’sinin en önde gelen aydınlanmacılarından biridir; ömrü boyunca ve canı pahasına Aydınlanma felsefesinin temelini ve amacını oluşturan eleştirel düşünme, özgür ve özerk bir birey durumuna gelme ve insan haklarında eşitlik, çoğulculuk ve toleransın egemen olduğu bir toplum düzeninin kurulması için çalışmıştır.
  • İkincisi, Türk ulusunun bir üyesi olmaktan her zaman gurur duymuş ve onun yarattığı kültür değerlerini, değersizliklerden arındırmak suretiyle, içten benimsemiş ve bunlardan yazınsal üretiminde yararlanmıştır. Ancak bu yararlanma, asla öykünme ve yeniden üretme düzeyinde değil, esinlenme ve zamanın ve toplumun gereksinmelerine yanıt verecek yeni içerikler ve biçimler geliştirme biçiminde olmuştur.
  • Üçüncüsü, Nazım Hikmet, neredeyse yapıtlarının tümünde somut ve yaşayan insanı, onun sorunlarını ve insancılaşma savaşımını anlatır; ancak Türkiye’nin Aydınlanma serüveninde insancılaşma ve hakikat arama uğraşını serimleme bakımından ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ olağanüstü bir yapıt niteliği taşımaktadır. Bu yapıt, insanlaşma uğraşını ve devingen bir kavram olan hakikati arayışı, yazınsallaştırması ve yüksek estetik niteliğiyle büyük bir olanaktır.

Bu büyük şair, özünü ve yazınsal anlayışını, Memet Fuat’a yazdığı bir mektubunda şöyle tanımlar: “Realist-diyalektik-materyalist iyimser bir insanım. Hayatımı ve sanatımı, geniş halk yığınlarının hayatına ve yaratıcılığına bağlamışım… Gerçek olarak kabul etmediğim şeye, hatta gerçekliğini ispat etmemiş şeye inanmam ve inanmadığım şeye sanatımı alet etmem. Böylece insanlarımı seviyorum, bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen, onlara güveniyorum; tarihi onlar yapmışlardır ve onlar yapacaklardır”[1] (Hikmet 2012, s. 41). Nazım Hikmet Türkiye insanlarına ilişkin bu nitelemelerini, insan ruhunun bütün yönlerini ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ adlı yapıtında sanatsallaştırmıştır.

İnsan, hem çeşitlilik ve çoğulluk, hem de tekilliktir

Nazım Hikmet, “dünyanın en iyi kadını, en güzel kadını, benim eşim” diye betimlediği Piraye Hanım’a adadığı, Zekeriya Sertel’in anlatımıyla, içinde birtakım şiirlerini de topladığı çalışmasını 1940 yılında ‘Türkiye’de İnsan Manzaraları’ başlığı altında derlemeye başlar. Çok yoğun çalışmaktadır; “günde 50 mısra yazmaktadır. Eser yaklaşık olarak 10 mısra olacaktır”[2] (Sertel 1977, s. 269). Sertel’in anlatımı uyarınca, betimlediği içeriğe en uygun, en yalın biçimi yeğleyen Nazım Hikmet’in bu yapıtı ne şiir, ne de düzyazıdır; ama aynı zamanda “hem şiir, hem düzyazıdır.” Türk edebiyatında “yepyeni, taptaze bir tarzdır.”

Nazım Hikmet bu yapıtı için şunları söylemiştir: “Kitabı okuyup bitirdiğimiz zaman, kafamızda kalmasını arzu ettiğim şey, 941 senesine muayyen tarihi şartlarıyla gelen bir memleketteki ‘insan mahşerinin’ (vurgu, benimdir), bütün sınıf ve tabakalarıyla durumu hakkında sanat çerçevesi içinde bir özetidir.” Nazım Hikmet’in anılan yapıtına ilişkin bu değerlendirmesi, yukarıda ‘Niçin bu yapıtı seçtim?’ sorusunun yanıtını da içermektedir.

‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ son şeklini aldığında, Nazım Hikmet, Sertel’in aktarımıyla, şu bilgiyi veriyor: “Evvela kitabın adını yanlış koymuşum. ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ değil, ‘İnsan Manzaralarında Memleketim’ olacak. Ta, bu işe başlarken ne yamak istediğimi bu doğru isim meydana çıkarıyor. Ben akılda kalacak ölmez tipler ‘yaratmak’ yahut onları tespit etmek niyetinde değilim. Ben memleketimin sosyal bakımdan karakteristik tiplerini -muayyen bir devirde ve yaşamış ve yaşayan- vererek, muayyen bir devirde memleketimin manzarasını çizmek istiyorum” (Sertel 1977, s. 270- 271).

Ataol Behramoğlu, benzer sözleri, Nazım Hikmet’in 12. 02. 1942 tarihinde Kemal Tahir’e yazdığı mektuptan aktarır. Behramoğlu değerli çalışmasında  ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda serimlenen insan kavramının temel düşünsel kaynaklarının ‘toplumsallık’, ‘tarihsellik’ ve ‘değişim’ olduğunu ve bunların tümünün “toplumcu-gerçekçi ya da diyalektik maddeci diye adlandırılan dünya görüşünü oluşturduğunu” belirtir. [3] (Behramoğlu 2008, s. 78- 79).

Göksel Aymaz, Nazım Hikmet’in 09 Haziran 1941’de Kemal Tahir’e yazdığı mektuptan şunları aktarır: ‘Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’ndeki “adamlardan bazıları hareket halindedirler, yaşarlar; bazıları ise… Mezar taşlarıdır. Ben onlara daha yüzlercesini katarak, ölüleri dahi canlılarla bağlamaya çalışarak, bir vahdet halinde ‘memleketimin muayyen bir tarihi dönemindeki’ insanların ‘en tipik mümessilleri’ ile vermeye uğraşacağım”[4] (Aymaz 2011, s. 61).

Sertel’in anılan kitabında verdiği bilgilere göre, Nazım Hikmet “Benim asıl eserim ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’dır” demiştir (Sertel 1977, s. 272).

Nazım Hikmet: Dünyanın bütün insanlarını anlattım

Ekber Babayev aktarımıyla, bu yapıtında “sinema ve tiyatronun olanaklarından” da yararlandığını söyleyen Nazım Hikmet şunları eklemiştir: “Destanımda, yazgıları, düşünceleri ve eylemleriyle üç binden fazla insan var. Olay, Avrupa’da, Asya’da, Türkiye’de, Fransa’da, Sovyetler Birliği’nde, Çin’de ve diğer ülkelerde geçmektedir… Böylesi büyük bir işin üstesinden gelmek, ancak şiirin harcıdır. Kuşkusuz, alıştığımızdan başka türlü bir şiir olmak zorundaydı bu. Özlüğüyle, kurgusu ve türsel çeşitliliğiyle başka türlü bir şiir”[5] (Babayev 2002, s. 201) .

Nazım Hikmet, seçtiği derin insancıl içerikleri en uygun şekilde anlatacak biçemi de ortaya çıkardığı için, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ başyapıt niteliği kazanmıştır. Seçtiği figürler ya da insanları, geldikleri toplumsal katmanın, sınıfın ‘en tipik’ temsilcileri olarak belirginleştirmesi ve onların bedensel görünümleriyle, düşünsel yapılarını bütünleştirmesi ya da uygunlaştırması, Nazım Hikmet’in çoğulculuk anlayışı ve estetik-yazınsal yetkinliğinin göstergesidir.

Nazım Hikmet, insana özgü her şeyi anlatır

Şair, Nazım Hikmet’e göre, “canlı, geniş, renkli, derin ve sade” ve yaşamın bütün öğelerini kapsayan bir dille yazan, “yaşamın içinde, yaşamı örgütleyen” bir yurttaştır. Şiir, “geniş soluklu, yüzde yüz inanmış, hudutsuz seven, dövüşen, aklı başında, karınca gibi çalışkan ve görüş sahası kartalınki kadar geniş” insanların başarabileceği yazınsal bir türdür  (Hikmet 2012, s. 30). Sanatçı, her şeyden önce insandır. İnsan ise “somut bir varlıktır.” Bir başka deyişle, her insan, belli bir tarih döneminde, belli bir toplumda ve “belli bir sınıfın insanı” olarak vardır.

Bağımsızlık, sosyal adalet ve barış için dövüşenlerle dayanışma

Yine aynı kaynakta yer alan öz-tanımlaması uyarınca, Nazım Hikmet “yüreğini, kafasını, kalemini boydan boya ömrünü halkına vermiş olmakla övünen sıradan bir Türk şairidir.” Öte yandan, bu şair; “adı, coğrafyası, ırkı, milliyeti ne olursa olsun, milli bağımsızlık, sosyal adalet, barış için dövüşen her halkın bu uğurdaki” savaşımlarını şiirselleştirmiştir. Onların utkularını, öz halkının utkuları, “yenilgilerini öz halkının yenilgileri, sevinçlerini ve acılarını, öz halkının sevinçleri ve acıları” bilmiştir.

Nazım Hikmet bu geniş insan ve insancılık anlayışını, ‘Memleketimden İnsan Manzarları’na içkinleştirmiştir. O salt bir şair değil, aynı zamanda geniş ufuklu ve derinlikli ve savaşımcı bir aydındır. Ona göre aydın, “tüm halkların” kültürlerini, ancak “öncelikle kendi halkının kültürünü” bilmeye zorunludur. “Hele yazarsa”, diyesi, “yaşamın öğretmeniyse, insanların önüne en büyük soruları, insan nasıl yaşamalı sorusunu koyan kişiyse”, bunu bilmek zorundadır. Atalarının nasıl yaşadıklarını bilmeyen yazar-şair, kısacası sanatçı, “anayurdunun vicdanı olamaz!” Sanat, edebiyat, dolayısıyla da şiir “barışçıl” olmak, barış için savaşmak zorundadır; ancak savaşımcı yazar-şair, “insanlığın geleceğine inanır ve bundan dolayı korkunç denemelerden geçse de” umutsuzluğa düşmez.

Böyle bir görevi üstlenen şairin şiirlerinin biçimi “kesin ve yalın”; içeriğiyse, “güçlü” olmalıdır. Şair, açık, dolaysız ve “her insanın kalbine” işleyen bir dil kullanmalıdır; “halkının canlı dilini temel almalıdır” (Hikmet 2012, s. 33- 34). Hakiki sanat, Nazım Hikmet’e göre, yeterlilikleri ve yetmezlikleriyle ve bütün çatışmaları, savaşımları, yengileri ve yenilgileriyle, ahlaklılıkları ve ahlaksızlarıyla yaşayan gerçek insanı ve bütün karmaşıklığıyla yaşamı yansıtan sanattır. Hakiki sanat, “hayat hakkında yanlış fikirler vermeyen sanattır” (Hikmet 2012, s. 53).

İnsan sürekli değişim içindedir; özünü ve yaşadığı çevreyi değiştirir ya da en azından değiştirme yetisini ve eğilimini içinde taşır. Söz konusu nedenle, değişmez insan tipi yoktur. Her tarihsel dönem, egemen koşulların da etkisiyle, kendi insan anlayışını ve insan tipini ortaya çıkarır.

Çoğulculuğun ve toleransın kaynağı, insanın değişimidir

Dolayısıyla, eskiyle yeninin etkileşimi ve tarihsel süreç içerisinde değişen insan kavramlarını irdelemek kaçınılmazdır. Tarihte yaşanan her büyük olay ya da felaket, Nazım Hikmet’in de vurguladığı ve ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda serimlediği gibi, insanlığın “kanlı ya da kansız felaketi ve ıstırabı”, küçük bireysel acıların ve felaketlerin “diyalektik” bireşimidir.

Bu bakımdan, bu büyük şair, ilginç tip yaratmaktan çok, gerçek ve yaşayan insanları, onların karmaşık istemlerini, gereksinmelerini ve yönelimlerini yazmıştır. Böylece, insana özgü her şeyi şiirine özgüleştirmek suretiyle, bu yapıtta sanatsal anlamda somutlaştırılan insan görünümlerinin oluşturduğu muhteşem senfoni ortaya çıkarmıştır.

Nazım Hikmet’in betimlediği ya da şiirselleştirdiği insan görünümleri, özünde Anadolu görünümleridir. Anadolu’yu yazınsallaştırmak ve şiirselleştirmek ise, yine bu şairin deyişiyle, her şeyden önce Anadolu’yu bilmekle olanaklıdır. Anadolu’yu bilmek, Nazım Hikmet’in 1936’da Orhan Selim takma adıyla yazdığı gibi, Anadolu’da dolaşmak, hatta Anadolu’nun “köy ve kasabalarında yaşamış olmak demek değildir.” Unutmamak gerekir: ‘Balık denizin içindedir; ama denizi bilmez’ diye bir söz vardır. Anadolu’yu bilmek için, bir dünya görüşüne ve insancıl bir anlayışa sahip olmak gerekir. Anadolu’yu yazınsallaştırmak, gerçekçi bir yaklaşım gerektirir. Gerçekçi olmak ise, “bir kültür ve bilgi sorunudur”[6] (Hikmet 1995, s. 198). ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ tam da bu anlayışın estetikleştirilmiş ürünüdür.

Azı düşünür; çoğu ise ‘düşünmek, yaşamı değiştirmez’ der

Nazım Hikmet’in ‘Haydarpaşa Garı ve 510 Numaralı Üçüncü Mevki Vagon’ olarak adlandırdığı birinci kitapta anlatımın uzamı ve aracı olarak Haydarpaşa tren garını ve İstanbul’dan Anadolu’ya giden bir treni seçmiştir. Yolculuk, bilinmeyene, yeniye açılımı, tren ise insanların çeşitliliğini, farklılığını simgeler. Bu durum, anılan yapıtta serimlenen insan tipleri ve görünümlerinin toplumsal-kültürel ve politik açıdan çeşitlendirilmesi ve devingenleştirilmesi bakımından önemli bir anlatım olanağı sunmaktadır. Birinci kitapta betimlenen çoğul insan görünümleri ya da imgeleri, halkı oluşturur. Toplumun alt katmanını oluşturan ‘tutuklular’, ‘köylüler ya da çiftçiler’, ‘köylü çocukları olan jandarmalar’, toplumsal-kültürel çeşitliliği belirginleştirir.

Anadolu halkının katmanlarını simgeleyen bu yoksul insanlardan bazılarının ayağında ayakkabısı, bazılarının sırtında gömleği yoktur; bunların bir bölümü dünyanın orta yerinde açtır. Kimisi kadın, kimisi erkek; kimisi yaşlı, kimisi gençtir. Kadınlar çocuk doğurmakta, yemek pişirmekte, ev işi yapmaktadır. Böylece geleneksel eril anlayışın beklentilerine uygun davranmaktadır.

Kimisi askerdir; elinde bir yeşil soğanla ve garip bir insandır; borcu için hayıflanmakta, borcun üstüne binen faizi düşünmektedir. Haydarpaşa garındakilerden kimisi kimsesiz bir çocuktur; sığınacak bir yer arar; her şeye razıdır. Kimisi tutukludur.

Salt düşündüğü için, insanı ve insanlığı aradığı için ve doğruları söylediği ve yazdığı için, tutuklanan bir kişi de vardır. Tutuklular da bütün insanlar gibi, içlerinde belli güdüler taşırlar; erkekler gördükleri kadınlara, kadınlar erkeklere imrenir, akıllarından bin bir türlü şeyler geçirir.

Aralarında Halil ve Galip Usta gibi düşüneler de vardır. Ancak düşünmek sanıldığı gibi yaygın bir eylem değildir. “Düşünmek değiştirmez yaşamı” diyenler çoğunluktadır. Bütün zorluklara karşın, kitap okuyan, okuduğu için de suçlu sayılan da vardır. ‘İnsanca yaşamak, dayanışmakla olanaklıdır’ diyenler öne çıkmaktadır.

İnsan çeşit çeşittir; kimi ahlaklı, kimi ahlaksızdır

Üçüncü mevki bekleme salonunda türlü çeşitli insan vardır. “bir Ermen kızını” pazarladığını anlatır birisi. Diğerleri neden özellikle Ermeni kızını bu bağlamda anarak ayrımcılık yaptığını sormaz. Bir başkası sokak kadınlarının çalışma koşulları düzenlemektedir. Yapıttaki anlatımla, insan bu; içlerinde var her çeşidi.

Bir başkası bekleme salonunda yanmayan kaloriferi yakmaya uğraşmaktadır. Sonra da “Tez gel bre Hitler amca nerdesin?” diye haykırmaktadır. Bu kaçakçıdır; uyuşturucu getirecek olan Yahudi’yi beklemektedir. Uyuşturucu getirecek olan nedense Yahudi’dir. Anadolu, dünyanın dört köşesinden, her renkten, her ırktan ve her inançtan insanların yurdudur. Bulgaristan, Yunanistan, Romanya göçmenleri vardır. İlericisi, gericisi, dinlisi ve dinsizi vardır. Bir paşa “Ya birlik olmalı Alman’la ya da yol vermeli geçsin” demektedir. Alman, Balkan’a inmiştir; İngiliz’i, Yunan’ı çiğnemiştir. Fakat “çok şükür Müslüman’ız” ya bize ilişmemiştir.

Görüleceği üzere, dinsel ve ulusal önyargılar, çokluğun çoğulculuğa dönüşmesini zorlaştıran başlıca etmendir. Bu tür önyargılarla yüzleşilmesi, çoğulculuk ve toleransın yaygınlaşmasının önkoşuludur. Yüzleşme, başka türlü olana karşı önyargılardan arınmanın yoludur; çünkü ancak böylece, Nazım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda dediği gibi, şu gerçek anlaşılır. Türkiye’nin tarihsel mirasının ürünü olan insanlar, kısacası, Türk’ü Türkmen’i, Laz’ı, Çerkez’i ve Kürt’ü, kısacası tümü zaman olur bir birini yer, zaman olur  “Hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin, bir şarkı söyler gibi ölebilir…” yeter ki, akıl ve eleştirel düşünce egemenleşsin. Yeter ki, ‘insanlık yenilmeyecektir!’ umudu korunsun. Çağdaş ve demokratik bir ülkede politika kurumunun asıl görevi, aklın özgürleşmesine, eleştirel düşüncenin gelişmesine ortam hazırlayarak, ilerleme umudunu canlı tutmaktır.

KAYNAKLAR:

[1] Nazım Hikmet (2012): ‘Sanat ve Edebiyat Üstüne’; Yayıma hazırlayan: Aziz Çalışlar; Evrensel Basın Yayın, İstanbul

[2] Zekeriya Sertel (1977): ‘Mavi Gözlü Dev’; Cem Yayınevi, İstanbul

[3] Ataol Behramoğlu (2008): ‘Nazım Hikmet- Tabu ve Efsane’; Evrensel Basım Yayın, İstanbul.

[4] Göksel Aymaz (2011): ‘Nazım Hikmet ve Memleket’; Komşu Yayınları, İstanbul

[5] Ekber Babayev (2002): ‘Nazım Hikmet. Yaşamı ve Yapıtları’; çeviren: Ataol Behramoğlu, İnkılâp Kitabevi, İstanbul

[6] Nazım Hikmet (1995): ‘Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil’; altıncı basım, Adam Yayınları, İstanbul

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir