Siyasal Paradigmalar
Zeynep Gürcanlı Yayılma Dönemi Bitti… Türk dış politikasında 2020’yi tek kelime ile özetlemek gerekirse, buna “yayılma yılı” demek mümkün. Devamını Oku 2021’e Girerken Türk Dış Politikasına Bakış

Zeynep Gürcanlı

 

2021’e Girerken Türk Dış Politikasına Bakış;

Yayılma Dönemi Bitti…

Türk dış politikasında 2020’yi tek kelime ile özetlemek gerekirse, buna “yayılma yılı” demek mümkün.

Diplomasi, ekonomik güç, etkinlik alanı, demografi gibi “yumuşak güçleri” ön plana çıkarmak yerine, AK Parti hükümetinin sert güce, yani askeri önlemlere ağırlık verdiği yıl olan 2020’de Türkiye, Libya’dan Suriye’ye, Karabağ’dan, Ukrayna’nın kriz alanlarına “bir şekilde” dahil oldu.

SANCILI YAYILMA

Ancak dış politikada ağırlığı askeri güce vererek yapılan bu “yayılma”, beraberinde büyük sancıları, hatta felaketleri de getirdi. AK Parti hükümeti ise yayılmanın getirdiği bu “felaketlerin” gereğini yerine getiremedi; İçerde atılan hamasi nutuklara rağmen, dışarda Türkiye’nin yayılmasına güç kullanarak sınır koyan ülkelere herhangi bir misilleme yapılmadı. İşte örnekler;

  • İdlib’de; Rus uçaklarının bombardımanı sonucu 30’u aşkın Mehmetçik bir gecede şehit oldu. Ancak Rusya’ya karşı herhangi bir misilleme yapılmadı. Aksine, Cumhurbaşkanı Erdoğan Moskova’ya gittiğinde, heyetiyle beraber Putin’le görüşmenin yapılacağı odanın kapısında bekletildi. İş bununla da kalmadı; Türk heyeti kapıda beklerken alınan görüntüler bir de Rus televizyonlarında yayınlandı.

 

  • Libya’da da Türk çıkarlarına benzer bir saldırı yaşandı; Türkiye’nin yerleştiği Trablus yakınlarındaki Vatiyye askeri üssünde, bu ülkede görev yapacak Türk personel için inşa edilen alanlar, kimliği hala tam olarak belirlenemeyen uçaklar tarafından vuruldu. Can kaybı olmadı ama, inşa edilen binalar yerle bir edildi. Uluslararası basın, saldırgan uçakların üzerlerinde kimlik belirten işaretlerin silinmiş olduğu Birleşik Arap Emirlikleri uçakları olduğunu yazdı, çizdi. Uçakların, Mısır’dan havalandıkları, Vatiyye’deki Türk yerleşkesini vurduktan sonra aynı üsse geri döndükleri vurgulandı. Ancak AK Parti hükümeti bu saldırı da “hiç olmamış gibi” davranmayı tercih etti. Değil saldırgan uçakların kimlerinin belirlenmesi ve misilleme yapılması, ne içerde, ne dışarda bu konuda sessiz kalmayı tercih etti. Olay hakkında hukuk yolu bile aranmadı. Saldırı kapatıldı, gitti.

 

  • Doğu Akdeniz’de de bir Türk kargo gemisi, AB adına devriye görevi yapan bir Alman savaş gemisi tarafından durduruldu. Bayrak ülkesi olan Türkiye’nin izin vermemiş olmasına rağmen Alman askerleri Türk kargo gemisine çıkarak, 18 saat boyunca arama yaptı. Olaydan sonra AK Parti hükümetinden iç politikaya malzeme olan birkaç itiraz sesi yükseldi ama, arkası gelmedi. Gemide yaşa dışı arama yapan Almanya hakkında, ya da emri veren AB gücü komutanı hakkında uluslararası alanda hiçbir takibata gidilmedi, olay dava konusu yapılmadı.

Tüm bu olaylar Türkiye’deki AK Parti hükümetine, uluslararası aktörler tarafından “dış politikadaki yayılmanın sınırlarını” göstermeye yönelik adımlar olarak yorumlandı.

 

DIŞ POLİTİKANIN SINIRA DAYANMASINDA “BAŞKANLIK SİSTEMİ” ETKİSİ

Türk dış politikasının etki alanı genişlemesini tamamlayıp, gerilemeye doğru meyletmeye başlamasında Türkiye’deki yeni yönetim sisteminin etkisi de büyük.

2017 referandumu ile getirilen “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” dış politikanın yürütülmesinde kendi karakteristik özelliklerini de beraberinde getirdi;

  • İç politika ile dış politikayı birbirinden ayırma kuralından vazgeçildi. Dış politika, iç politik tartışmaların uzantısı haline getirildi.
  • Dış politikanın belirlenmesinde Cumhurbaşkanlığı’ndaki danışmanların ağırlığı arttı, Dışişleri Bakanlığı karar alma mekanizmasından dışlanmaya başlandı.
  • Yeni sistemde dış politikada diplomasi yerine silahlı güçler ön plana çıkarıldı; Sorunları çözmede diplomasi gibi, ekonomi gibi yumuşak güçler bir tarafa bırakılıp, doğrudan “sert güç” olan askeri önlemlere başvurulmaya başlandı.
  • Cumhurbaşkanı’nın yetkileri arttıkça, dış politika da “kişiselleşmeye” başladı. Cumhurbaşkanı’nın kişisel olarak “takdir ettikleri/iyi anlaştıkları, güvenmedikleri/eleştirdikleri” gibi son derece sübjektif kriterler dış politikanın yürütülmesinde de hakim oldu.
  • Benzer şekilde, Cumhurbaşkanı ve başında olduğu siyasi partinin ideolojik yaklaşımları da dış politikadaki “dost/düşman” kavramının belirlenmesinde etkili olmaya başladı. “Devletin dış politikasından”, “parti dış politikasına” doğru evrilme ortaya çıktı.
  • Büyükelçilik görevlerine giderek daha fazla dışardan isim atanması, atananların büyük bölümünün siyasi geçmişinin bulunması, dış politikanın yürütülmesindeki dışişleri kurumsallığına da büyük darbe vurdu.

“AÇILIM” DÖNEMİ BİTTİ; ŞİMDİ KARTLAR YENİDEN DAĞITILIYOR

Yeni sistemde dış politika belirlenirken, ülkenin büyüklüğü/gücü/kaynakları/ekonomik durumu/etkisi de iyi hesap edilmedi. Sonuçta son iki yılda elimizde ;

  • yakınlarda ya da uzaklarda açılmış onlarca “cephe”;
  • kaynakların “stratejik” değil de, “taktik” amaçlı kullanılması nedeniyle ülke içinde ciddi bir ekonomik kriz
  • uluslararası alanda bizzat müttefiklerinin bile yaptırım uyguladığı, giderek yalnızlaşan bir Türkiye kaldı.

 

2020 TÜRK DIŞ POLİTİKASI BİLANÇOSU

Tüm bu gözlemler ışığında 2020 sonunda dış politikanın geldiği yere bakarsak;

  • Dış politika bilançosunda Karabağ krizi Türkiye’nin “kazanç” hanesine yazılacakların başında geliyor;

Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını geri kazanmasına destek veren Türkiye, Bakü üzerinden Kafkasya’da yeniden “aktörlerde biri” olmayı başardı. Ancak bunun bedeli, Azerbaycan’a aynı zamanda Rusya’nın askeri olarak geri dönmesi ve bölgedeki “başat aktör” kimliğinin tescillemesi oldu.

Türkiye’nin etkinliğini arttırması için bundan sonra atacağı adımlar kritik önemde. Ermenistan’a yönelik orta/uzun vadede başlatılacak bir açılım politikası, Ankara’nın Kafkasya’daki ağırlığını Rusya seviyesine getirmeye aday. Ancak bunun için, iç politikada daha “esnek” bir tavır alınması, Bakü’nün ikna edilmesi gibi zor unsurlar da olduğu bir gerçek.

Karabağ anlaşmasının maddelerinden biri olan, Türkiye’yi de çok sevindiren Nahçivan ile Bakü arasında Ermenistan topraklarından geçecek bir yol açılması maddesinde ise hiç ilerleme sağlanamadı. Moskova, ateşkes anlaşmasının Karabağ’a Rus askeri yerleştirilmesi, “kaçkınların” geri dönmesi bölümlerini son sürat yerine getirirken, kendilerinin anlaşmada bugüne kadar Nahçıvan adı sanki hiç geçmiyormuş gibi davranmayı tercih etti.

İşin ilginci, Azerbaycan topraklarına Rus-Türk ortak gözlem merkezi kurmakla meşgul olan Ankara da, anlaşmanın Nahçivan bölümünde hiç ilerleme kaydedilmemesini gündeme getirmekten özenle kaçınmakta.

  • Libya’da 2020’deki gelişmeler ise görünürde Türkiye açısından “kazanç” hanesine yazılsa da, pek çok riski de beraberinde getirdi;

2020’nin ilk aylarında Libya’da, Trablus hükümetinin yanında çok aktif olan Türkiye, ne yazık ki sahadaki ağırlığının karşılığını masada hiç alamadı.

Libya’da Türkiye’nin karşı cephesinde yer alan Mısır, “barış masasını kuran ülke” olarak, etkinlik açısından Ankara’nın epey önüne geçti. O kadar ki, çatışmalar sırasında Hafter güçlerini destekleyen Mısır, ateşkesle birlikte Trablus hükümetiyle de aktif temasa geçti. Trablus-Kahire arasında diplomatik temaslar giderek artar ve içerikleri dolarken, Türkiye’nin yatırım yaptığı Libyalı aktörlerin de “karşı cephe” ile ilişkileri sıkılaştırması dikkat çekti. Burada özellikle bahsedilecek kişi, Libya’nın İhvan bağlantılı İçişleri Bakanı Başağa; Uluslararası alanda yıllarca “Türkiye’nin adamı” olarak anılan Başağa, önce Mısır’a, ardından da Paris’e giderek karşı cephe ile de temasa başladı.

Rusya, Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi karşı cephede yer alan ülkelerin tümü, hem Trablus hükümeti, hem de Hafter güçleriyle görüşmeler yaparken, AK Parti hükümeti “sepetindeki tüm yumurtaları” hala Trablus hükümetinden yana koymakta ısrar ediyor. Bu da Türkiye’nin siyasi süreçte hızla dışlandığı görüntüsüne neden oluyor.

  • 2020’de kesinlikle “kazanç” hanesine yazılacak olan ise Irak’ta yaşananlar;

Türkiye, bugüne kadar tek başına yürüttüğü PKK ile mücadeleye, 2020’de Kuzey Irak Kürt bölgesel yönetimini de aktif olarak dahil etmeyi başardı. 2020 sonunda Irak Başbakanı’nın Ankara ziyaretinde de ana gündem PKK ile mücadele oldu. Bağdat’ın da terörle mücadele konusunda verdiği sözleri tutması halinde, 2021 PKK terör örgütünün Irak’tan dışlandığı, Kandil’in ve Mahmur’un temizlendiği yıl olmaya aday.

ABD de bu konuda Türkiye’ye şu an için sessiz destek vermeye devam ediyor. Ancak bu desteğin bir karşılığı olacağı da unutulmamalı; Washington’dan 2021 yılında Suriye’de, Fırat’ın doğusundaki PKK uzantısı yapılanmanın “zımnen tanınması” için Ankara’ya yönelik gelebilecek baskının artmasını beklemek mümkün.

  • Suriye krizi bir önceki yıla oranla “kayıplar” hanesine yazılmaya aday;

Bunun nedeni AK Parti hükümetinin defalarca “çekilmeyeceğiz” dediği İdlib’deki gözlem noktalarını Esad yönetimi güçlerine sessiz sedasız bırakmaya başlaması.

2021’de İdlib’deki başarıyı, Rusya’nın artacağı daha şimdiden görünen “çekil” baskısına karşı Ankara’nın, bölgedeki “sessiz ortağı” ABD’nin desteğini alıp alamayacağı belirleyecek.

Fırat’ın doğusundaki durum ise çok daha karmaşık; Türkiye’nin PKK terör örgütünün uzantısı olması nedeniyle mücadele ettiği PYD-YPG güçleri, sadece Rusya’nın değil, ABD’nin de tam desteğini almış durumda. Ankara, 2020 yılında PYD-YPG’nin Fırat’ın doğusundaki etkinliğini bitirmek için istediği askeri adımları atamadı. 2021’de de bu konuda fazla bir ışık görünmüyor.

Daha da kötüsü, Washington’daki Başkan değişiminin buraya olası etkileri; ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden, 2008-2016’daki Başkan Yardımcılığı döneminde Fırat’ın doğusundaki PYD-YPG yapılanmasının “Amerika’nın müttefiki” ilan edilmesi ve bunların silahlandırılması politikasında imzası olan isimlerden. Şimdi “ABD Başkanı” olarak tüm yetkiyi üzerine almış olan Biden’ın, bu politikayı daha da güçlendirmesini beklemek mümkün.

  • Doğu Akdeniz ve Ege konuları ise Ankara’nın 2020 yılında diplomatik açıdan “gerileme” yaşadığı alanlar oldu;

Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Mısır arasında imzalanan anlaşma doğrudan Ankara’nın “kayıp” hanesine yazılmaya aday. AK Parti hükümetinin seri Navtex ilanıyla attığı adımlar, Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini arttırmak yerine, karşı cepheyi daha da büyüttü. Avrupa Birliği, Doğu Akdeniz krizini bahane edip Türkiye’ye yönelik küçük yaptırımlara başladı, 2021’de büyük yaptırımların gelebileceğinin işaretini ise son AB zirve sonuç bildirisinde verdi. ABD’de Trump yönetiminin Rum-Yunan cephesinde durması da Ankara’yı iyice yalnız hale getirdi.

Ak Parti hükümetinin, Doğu Akdeniz’de yayınladığı onlarca navtex’te dikkat çeken bir unsur ise, ısrarla bu navtex’lerin alanlarının 28. boylamın doğusunda tutulması.

  1. boylamın özel bir önemi var; Çünkü Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen Yunanistan ile Mısır arasında yapılan deniz egemenlik ve sınırların belirlenmesi anlaşmasının 28. Boylamdan geçiyor. Türkiye, araştırma gemilerini bu boylamın batısına göndermeyerek, fiilen Mısır-Yunanistan’ın çizdiği sınırı da kabul etmiş oluyor. Oysa Türkiye’nin açıkladığı Mavi Vatan haritaları, 28. Boylamın batısını da içeriyordu.

Ankara’nınDoğu Akdeniz/Ege konusunda –çözebilmesini değil ama- soluk almasını sağlayabilecek yegane adım, bu konunun Türkiye’nin söz hakkı olmadığı AB platformundan, tam üye olduğu NATO platformuna çekilebilmesi. Bu da, başta ABD’nin yeni yönetimi olmak üzere, NATO’nun pekçok ülkesi ile hamasi nutuklar sonucunda bozulan ilişkilerin yenilenmesini gerektiriyor.

  • S-400 krizi ise Türkiye’nin kesin kayıp hanesine yazılmaya aday;

2020’de Türkiye’nin dışlandığı F-35 projesine Yunanistan’ın ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin uçak satın alarak dahil oldular. Yunanistan aynı zamanda Doğu Akdeniz krizinde beraber saf tuttuğu Fransa’dan Rafael uçakları da satın alıyor. Bu durum Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’a karşı hava üstünlüğünün büyük ölçüde darbe almasına yol açacak gibi görünüyor.

Uğruna F-35’lerden olduğumuz S-400’leri en gerekli olduğu anda -Suriye’de Mehmetçik Rus hava saldırısı altındayken ve 30’dan fazla şehit verirken kullanamamış-ve Rusya’ya karşı hiçbir zaman kullanamayacak olmamız- nedeniyle 2020’nin kayıplar hanesine geçti.

S-400’ler 2020 yılında da, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun deyimiyle “en pahalı hurda” olmaya devam etmesine rağmen, Türkiye, ABD’nin CAATSA yaptırımlarına da maruz kaldı. 2021’de de “pahalı hurdayı” kullanıp kullanmayacağımız meçhul.

2021 DAHA ZORLU GEÇECEK GİBİ

Uluslararası alandaki yeni gelişmeler, Türkiye’nin dış politikadaki mevcut konumunu muhafaza etmesini de zorlaştırır nitelikte;

  • ABD’de AK Parti hükümetinin tüm dış politikasını dayandırdığı Trump yönetiminin bitip, yerine –kendisini tebrik için arayan ya da mektup gönderen liderlere teker teker dönen, Fener Rum Patriği’ne bile teşekkür mektubu yazıp, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la hiç temas kurmamayı tercih eden- Joe Biden’ın Başkanlığın başlaması;
  • pandeminin etkisiyle derinleşen ekonomik kriz;
  • Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege gibi haklı olduğu davalarda bile sesini duyuramaz hale gelmesi, karşısında çok geniş bir cephe oluşması, AK Parti hükümetini “dış politikada değişikliklere” zorlamaya başladı bile.

Bunun ilk örneğini İsrail politikasında görmek mümkün;

Türkiye ile İsrail arasındaki gerginliği sona erdirmek için Azerbaycan resmen devreye girmiş durumda. AK Parti hükümetinin İsrail’e uzun aradan sonra Büyükelçi atamaya karar vermesi ise, Ankara’nın da bu “barışmaya” gönüllü olduğunu ortaya koyuyor. Ancak İsrail’den henüz olumlu bir yanıt gelmiş değil. Belli ki Tel Aviv hükümeti öncelikle ABD’de yeni yönetimin oturup, ne yapacağını ortaya koymasını bekliyor. Buna bir de İsrail’in kendi içindeki seçim telaşı, Türkiye politikasında yeni açılımları –şimdilik kaydıyla- durdurmuş gibi.

Ankara’nın dış politika değişiklik sinyali verdiği ikinci alan Libya olacak gibi görünüyor;

İçeriye yönelik atılan hamasi nutuklar bir tarafa, AK Parti hükümeti, “Terörist/darbeci” diye nitelediği Hafter’in yeni kurulacak hükümette Başbakanlık gibi ciddi bir pozisyona bir yandaşını atamasına “şartlı evet” diyebileceğini gösteren işaretler mevcut. Ankara’nın buna karşı şart olarak da Cumhurbaşkanlığı’nda Ankara’yla yakın çalışan Sarraç’ın kalmasını öne sürdüğü bilgisi uluslararası basına sızmış durumda. Bununla birlikte, TBMM’den geçirilen 18 aylık Libya tezkeresi ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Libya ziyareti ile, uluslararası camiaya Türkiye’nin Libya’da askeri olarak da var olmaya devam edeceği mesajı da verildi.

Ancak tüm bunlar yapılırken, AK Parti hükümetinin tüm Türkiye’nin başına açtığı S-400 alımı krizine bir çare henüz ortada yok. Üstelik Rusya, Erdoğan’ın alım sözü vermiş olduğu ikinci parti S-400 füze bataryalarını göndermek için bastırmaya başladı bile. Putin’in Aralık ayında sarf ettiği “Erdoğan her zaman sözünü tutar” sözü, doğrudan buna bir gönderme olsa gerek.

Rusya ile 2021’deki “mayınlı alanlar” ise, İdlib krizi, Ukrayna-Türkiye askeri ilişkilerinin geliştirilmesi, Libya’da karşı cephelerde yer almanın sıkıntıları, Kafkaslarda Türk-Rus etkinlik rekabeti olarak sıralanabilir.

2021’in en krizli alanını ise ABD’yle ilişkiler oluşturmaya aday; S-400 krizi ve buna bağlı Amerikan yaptırımlarıyla girdi Türkiye 2021 yılına. Biden yönetimi, ilişkilerdeki bir başka “taşlı alan” olan Fırat’ın doğusunun akıbeti konusunda Ankara’ya hiç olumlu ışık vermiyor. Bunlara bir de Mart’ta New York’ta başlayacak Halkbank davasını eklemek mümkün.

Avrupa’yla olan Doğu Akdeniz krizine ise, 2020’nin son ayında AİHM/Demirtaş krizi de eklenmiş gibi gözüküyor.

Ankara’nın uluslararası alanda yayılma sınırına dayanmış etkinlik alanını 2021’de genişletmek imkansız, muhafaza edebilmek ise çok zor görünüyor.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir