Siyasal Paradigmalar
Av. Aysu Bankoğlu Yıl 2011. AKP hükümeti, kamuoyuna büyük bir coşkuyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi... Yarısı Yüzülmüş Gölde Geriye Yüzmek Neden? – İstanbul Sözleşmesi

Av. Aysu Bankoğlu
CHP Bartın Milletvekili

 

Yıl 2011. AKP hükümeti, kamuoyuna büyük bir coşkuyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (“İstanbul Sözleşmesi” veya “Sözleşme”) nin ilk imzacısı olduğunu duyurdu.[1] Kamuoyu ve kadın örgütleri tarafından alkışlandı. O günden bu güne, hükümetin kadına yönelik şiddetin önlenmesinde “Biz yaptık,” dediği ne varsa İstanbul Sözleşmesi doğrultusunda yapıldı. 2012’de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun (“6284 sayılı Kanun”) ve ona bağlı çeşitli koruma tedbirleri İstanbul Sözleşmesi uyarınca yürürlüğe girdi. Sözleşme’nin denetim mekanizması GREVIO, Türkiye’nin uygulamadaki sıkıntılarını raporladı. Sözleşme’yi uygulamakta yetersiz kaldığını çokça belirtti.[2] Bu raporlar uyarınca, Türkiye’de ilk defa, eksikleri olsa da, kadın cinayet verileri toplanmaya başlandı.

Sözleşme’nin imzalanmasından daha 10 yıl geçmeden ne olduysa, aynı hükümet 180 derece dönüşle, Sözleşme’den şikayet etmeye başladı. Sonunda da hesapsız kitapsız Sözleşme’den çıkmaya karar verdi. Hayır, imzalanan Sözleşme’de hiçbir değişiklik olmadı. Sözleşme 2011’de ne söylüyorduysa, 2021’de de aynı şeyi söylüyordu. Ama, daha geçtiğimiz yıllarda gerine gerine İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladık diyenler, şimdi Sözleşme’nin kültürümüze uygun olmadığını, kadına şiddeti önlemeye yönelik hiçbir getirisinin olmadığını savunmaya başladılar.[3] Hükümet, Sözleşme’ye gerek yok, vicdanlarımız kadınları korumaya yeter derken, bu ülkede her gün ortalama 1 kadın katlediliyordu.[4]

Milletin meclisinde oybirliğiyle geçen İstanbul Sözleşmesi’nden, bir tek Cumhurbaşkanı’nın -kararname bile olmayan –  bir kararıyla çıkılması isteniyordu.[5] Cumhurbaşkanı kararını alırken, ne milleti temsil eden meclise, ne karardan doğrudan etkilenecek olan binlerce kadının sesine, ne de uluslararası platformların uyarılarına kulak asmadı. Herhangi bir gerekçe gösterilmedi, resmi gerekçe yayınlanmadı, tepkilere rağmen kamuoyu tabiri caizse kaȃle bile alınmadı. Türkiye’nin en güçlü muhalefet gruplarından birini oluşturan kadın örgütlerinin[6] yürüyüşleri ve eylemleri yasaklandı. Cumhurbaşkanı kadınları dinlemek yerine, Sözleşme’den çıkıldığı gün, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele 4’üncü Ulusal Eylem Planı’nı (“Ulusal Eylem Planı”) açıklayarak, kadınların ağzına bir parmak bal çalmayı umdu.

Her şeyden önce çıkma usulü sıkıntılıydı. Uluslararası sözleşmelerin yürürlüğe girme usulünü belirten Anayasa’nın 90’ıncı maddesinde çıkış usulü ayrıca belirtilmediğinden, “yetki ve usulde paralellik” ilkesi geçerliydi.[7]  Buna göre, böyle bir sözleşmeden ancak ve ancak meclisin onayıyla çıkılabilirdi. Fakat, tek adam rejiminde buna da bir çözüm bulundu ve Danıştay 10’uncu Hukuk Dairesi nezdinde açılan sayısız iptal davası, daha önceki Danıştay içtihatları[8] hiçe sayılarak reddedildi. Danıştay karar gerekçesini hala yayınlanmadı, idarenin hesap verilebilirlik ilkesine[9] ilişkin tek bir cümle bile etmedi.

Geldiğimiz noktada, Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan ilk devlet, İstanbul Sözleşmesi ise Türkiye’nin insan haklarına ilişkin attığı ilk geri adım olarak tarihe geçti. Böylelikle, bu karar da, Cumhurbaşkanı’nın “Ben yaptım, oldu,” kolleksiyonuna eklendi. Bu ülkenin kadınlarının yaşam hakkı bir tek adamın dudaklarına teslim edilip, vicdanlara terk edildi.

Kararı alan Cumhurbaşkanı açıklama yapmaya tenezzül etmezken, 21 Mart 2021’de konuyla ilgili hiçbir yetkisi olmayan İletişim Başkanlığı’nın açıklama yapması uygun bulundu. Açıklamada, çıkılma gerekçesi, sözleşmenin “Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan, eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edilmiş,” olmasına bağlandı. Ayrıca, “Türkiye, sözleşmeden çekilse de aile içi şiddetle mücadeleden asla vazgeçmeyecektir,” ifadeleri kullanılarak, çıkılan İstanbul Sözleşmesi’nin ürünü olan mevcut mevzuatın[10] kadınları korumak için yeterli olduğu savunuldu.[11]

Böylelikle hükümet, bir kez daha şiddetle mücadele kapsamında sadece aile içerisindeki kadınları gözeten eksik ve tehlikeli görüşünü tescillemiş oldu. Oysa, kadına yönelik şiddetin sadece aile içerisinde olmadığı; aile içerisinde olsun olmasın tüm kadınların şiddetten fazlasıyla payını aldığı, dolayısıyla, Türkiye’de kadın cinayetlerini önlemeye yönelik adımların, bir birey olarak tüm kadınları ele alması gerektiği herkesçe malumdu.

İletişim Başkanlığı’nın ilk iddiası, mevcut mevzuatın yeterli olduğudur. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, mevcut mevzuatın temeli olan 6284 Sayılı Kanunu’nun gerekçesi İstanbul Sözleşmesi’ne atıfta bulunmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarken, sözleşmeyi referans alan bir kanunun yeterliliğine dayanmak siyasi olduğu kadar hukuksal bir çelişkidir. Ayrıca, bir iç hukuk düzenlemesi olan 6284 sayılı Kanun, her ne kadar kadını korumaya yönelik ciddi kazanımlar getirse de, İstanbul Sözleşmesi kadar da kapsayıcı değildir. Örneğin, 6284 sayılı Kanun uyarınca koruma tedbiri gerektiren ısrarlı takip, hukukumuzda hala müstakil bir suç değildir. Oysa, İstanbul Sözleşmesi taraf ülkelerin ısrarlı takip fiilini ceza kanunlarında müstakil bir suç olarak düzenlemeleri gerektiğini belirtir.[12] Ayrıca, İstanbul Sözleşmesi denetim mekanizması olan bir uluslararası sözleşmedir. Sözleşme imzacı ülkelerin sözleşmeye uygunluğunu GREVIO aracılığıyla denetler ve GREVIO belli aralıklarla ülkeler özelinde raporlama yapar. 6284 sayılı Kanun ise bağımsız bir denetim mekanizmasına sahip değildir. Yine benzer bir şekilde, İstanbul Sözleşmesi şiddetin temeline “toplumsal cinsiyet eşitsizliği”ni koyarken, Türkiye’de 6284 sayılı Kanun dahil olmak üzere, kadına şiddeti toplumsal cinsiyete bağlı tarif eden hiçbir mevzuatımız bulunmuyor. Şiddetin temelinde daha çok erkeğin psikopatolojisini ya da bağımlılık gibi faktörleri gören bu anlayış, toplumsal cinsiyet eşitliği tanımından bir öcü gibi korkuyor ve eğitimli erkeklerin de kadınlara şiddet gösterebildiği gerçeğiyle yüzleşmek istemiyor.

Diğer bir yandan, İletişim Başkanlığı’nın savunduğu gibi mevcut mevzuatın yeterli olduğu kabul edilse dahi, sözleşmeden çıkılma usulü varolan bu mevzuatın dayanağını ve güvenilirliğini sarsmıştır. Zira, hiçbir hesap verilebilirlik mekanizması çalıştırılmadan böyle bir sözleşmeden nasıl çıkıldıysa, yarın da ilgili diğer uluslarası sözleşmeler, kadını korumaya yönelik Medeni Kanun maddeleri veya 6284 Sayılı Kanun da yok hükmüne getirilebilir. Bu durum, yalnızca kadın hakları özelinde değil, ülke genelinde büyük bir hukuksal belirsizlik ortamı yaratmıştır.

Nitekim, son zamanlarda hükümetin 6284 Sayılı Kanunu da değiştirmeye yönelik taleplerini duyuyoruz. Özellikle arabuluculuk ve çocuk istismarı konusunda yoğunlaşan bu talepler; son olarak 14 Nisan 2021 tarihinde kurulan “Kadına Yönelik Şiddetin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu’nda (“Komisyon”) ifade buldu. İstanbul Sözleşmesi tarafından kabul edilemez olduğu açıkça belirtilen aile arabuluculuğu[13], Komisyon’da HSK ve TİHEK gibi önemli kurumlar başta olmak üzere, 2No’lu Baro ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da önerildi. Çalışmalarda, şiddet halinde dahi bir defaya mahsus arabuluculuk teklifleri geldi.[14] O kadar ki, Ankara Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanı konuşmasında kasten yaralama suçları kapsamında bile ara buluculuk önerisinde bulundu.[15] Üstelik bu öneri, 2021 yılında yayınlanan “İnsan Hakları Eylem Planı”nda da bulunuyordu.[16] Bir defadan çok şey olacağını bir türlü anlayamayan hükümet ve yandaşları, aile arabuluculuğunun şiddet maduru kadını, şiddet gördüğü bir eve mahkum etmekten başka bir işe yaramayacağını da anlamamakta ısrar etti.

Önce İstanbul Sözleşmesi’ne sonra da onun getirdiği kazanımlara saldıran bu anlayışın diğer bir önerisi ise, çocuk istismarlarının meşrulaştırılmasına yönelik. Yine Komisyon’a verilen TİHEK sunumunda 15 yaşında yapılan evliliklerin insan hakkı kapsamında olması gerektiği belirtilerek, bu yaşlarda yapılan evliliklerin istismar sayılmaması ve meşrulaştırılması talep edildi. Benzer yönde, meclise sunulan Ceza Muhakemesinde İş Yükünün Azaltılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı[17] görüşmelerinde, AKP’li bir milletvekili, TCK’nın 102 ve 103üncü maddelerinde çocuğun cinsel istismarı hükmünce yargılanan kişilerin, evlilik ilişkisi kurduklarını ve cezalarının affedilmesi veya ertelenmesi gerektiğini savundu.[18] Tüm bunlar son bir kaç sene içerisinde olurken, her Yargı Paketi’nde “erken evlilik” ve “nafaka” konuları açılarak bu konularda toplum alıştırılmaya çalışılıyor. Halbuki, Medeni Kanun’a göre, 18 olan evlilik ehliyet yaşı, özel durumlarda ancak 16 yaşına kadar inebilir. Bu yaşlardan önce yapılan evliliklerde cinsel istismar söz konusu olup; evlilikler yok hükmündedir. Türkiye’nin de taraf olduğu, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi uyarınca 18 yaş altı çocuktur[19] ve bu yaş öncesi yapılan evlilikler istismar kapsamında olmalıdır. Yukarıda sayılan talepler, hükümetin sözleşmeden çıkmakla, yavaş yavaş 6284 sayılı Kanunu da, kadınların kazanımlarını da ellerinden almayı hedeflediğini göstermektedir.

Esasen, “Kadın erkek eşitliğine inanmayan”, siyasi parti lideri bir kadına “Az bile Gelin Hanım, başına daha neler gelecek,” diyerek tehditler savuran, bakanlığının adında bile “kadın”dan rahatsız olan bir zihniyetin[20][21] İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasına değil, İstanbul Sözleşmesi’ni nasıl imzaladığına şaşırmak gerekir. Hükümetin kadını edilgen bir piyon gibi görme sevdası; onun “toplumsal cinsiyet eşitliği” tanımına olan karşıtlığında, ayukaya çıkan kadına yönelik şiddet problemindeki pasif duruşunda, kadınlar çalışıyor diye işsizlik var zanneden ve her fırsatta kadın’lık tanımı yapan eril zihniyetinde gizlidir. İşte, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması da bu sevdanın bir sonucudur. Hal böyleyken, sözleşmeden çıkılmasının önemsiz olduğunu, sözleşmenin neredeyse “gereksiz” olduğunu savunan hükümet yetkililerinin, 2011’de böyle bir sözleşmeyi neden imzaladıklarını ve 10 sene geçmeden neden kendileriyle bu denli çeliştiklerini kamuoyuna anlatmaları gerekir.

Sözleşme karşıtlarının bir diğer iddiası İstanbul Sözleşmesi’nin eşcinselliği olumlayan bir algı yarattığı savıdır. Halbuki, uluslararası sözleşmeler de ulusal mevzuatlar da yarattıkları algılarla değil; içerdikleri maddeler ve gerekçeleriyle anlam kazanır. Bu konuda, sözleşmeden çıkmak isteyenler sıkça “cinsel yönelim” ifadesinin bulunduğu 4’üncü maddenin 3’üncü fıkrasına atıf yapmaktadırlar. Ancak, İstanbul Sözleşmesi kadınlara yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesine ilişkin bir sözleşmedir. Sözleşme’de herhangi bir eşcinsellik tanımlaması veya olumlaması da yoktur. Atfedilen maddeyse, başlığından ve içeriğinden anlaşılacağı üzere, eşcinselliği değil, ayrımcılık yasağını düzenler.[22] Herhangi bir cinsel yönelimi özendirmeyi veya normalleştirmeyi değil; mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin alınmasında ayrımcılığın yasaklanmasını amaçlamıştır. Dolayısıyla kapsam bakımından, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir,” diyen Anayasa’nın 10’uncu maddesiyle tamemen bir uyum içerisindedir. Dolayısıyla yasalar önünde cinsel yönelim de dahil hiçbir ayrımın yapılmayacağı sadece İstanbul Sözleşmesi’nin değil; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bir gereğidir. Bu bakımdan, sözleşmenin 4’üncü maddesiyle husumeti olanların, Anayasa’ya uymayacaklarını ve yasalar önünce istedikleri insan ve grupları, istedikleri gibi kayıracaklarını kamuoyuna ilan etmeleri gerekebilir.

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda; kendiyle çelişen bu İstanbul Sözleşmesi karşıtlığının altında ne “Türk Aile Yapısı”nın ne de “eşcinsellik”in olduğunu görürüz. Sözleşmeden bu şekilde çıkılmasınınsa apayrı bir ajandası vardır. Sözleşmeden tek adamın iradesine konulan ipotek ve düşen oy paylarından duyulan endişe nedeniyle çıkılmıştır.

Yaklaşan seçim döneminde hükümetin oy potansiyelinin günden güne azaldığını görüyoruz.  sözleşmeden çıkarak sözleşme karşıtlarından oy almayı uman hükümet; bir yandan da sözleşmeden çıkıldığı gün Ulusal Eylem Planı’nı yayınlayarak kendi tabanındaki kadınlardan gelebilecek oylara da göz kırpmak istemiştir. Oysa ki, ne şiş yansın ne kebap fikriyle yürütülen bu politikaların hiçbir somut getirisi yoktur. İstanbul Sözleşmesi’nden algısı değişti diyerek çıkan bir hükümetin, kadına şiddeti yayınladığı Eylem Planlarıyla koruması mümkün değildir. Nitekim, hükümetin tarihi uygulanmayan Eylem Planlarıyla doludur. Konuya ilişkin bundan önceki üç eylem planı nasıl uygulanmadıysa, bu eylem planının hayata geçirilmeyeceği açıktır. Zaten 4’üncü bir eylem planı düzenlenmesi de uygulamadaki bu iktidarsızlığın sonucudur. Kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda samimi bir politikanın kadın örgütleri olmadan olması düşünülemez. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak bütün bu örgütleri karşısına alan hükümetin; kadına rağmen, kadını koruma politikası samimi olmadığı gibi gerçekçi de değildir. Dolayısıyla, ne İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, ne ulusal eylem planları, ne de “Şiddete karşı sıfır tolerans” politikaları kadınların sorunlarının çözümüne yöneliktir. Ancak, iradesini ipotekleyen kesimlere hayır diyemeyen tek adam, kazanabileceği bir kaç oy uğruna İstanbul Sözleşmesi’ni ve kadınlarının menfaatini feda etmiştir.

Çıkma sürecinde hiçbir usule uymayarak, muhalif taraflara “Ben istediğimi yaparım,” mesajı verilmeye çalışılsa da, malesef Cumhurbaşkanı’nın bağımsız hür iradesine oy baskısıyla konulan bu ipoteğin, onu kendisiyle çelişecek seviyeye getirdiği gerçeği kamuoyundan gizlenememiştir. Geldiğimiz noktada, bu usulsüzlük tek adam iradesini güçlendirmek yerine, yalnızca içinde bulunduğumuz hukuki belirsizlik ortamını körüklemiş ve bu ülke kadınlarının oy uğruna ilk feda edilecek kesim olduğunu da gözler önüne sermiştir. Bu yüzdendir ki, hükümet yarısını yüzdüğü bir gölde, küçük bir kesimin oyunu almak için, geriye yüzmeyi göze almıştır. Oysa, kadının oyu Türkiye’nin yarısıdır ve bu yarım kendisine yapılan ihaneti cevapsız bırakmayacaktır!

 

KAYNAKÇA:

[1] Onay gerekçesi için bakınız: https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem24/yil01/ss81.pdf .

[2] Uygulamadaki sıkıntılara ilişkin bakınız: Grevio 2018 Türkiye Raporu

[3] Kadına Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Tutanakları,  https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/komisyon_tutanaklari.goruntule?pTutanakId=2776 , sayfa 29 ve devamı

[4] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile birlikte çalışan anitsayac.com a göre Sözleşme’nin imzalandığı 2011 yılından bu yana 3141 kadın, çoğunluğu aile fertlerinden oluşan katillerce öldürüldü.

[5] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cumhurbaskani-karari-ile-turkiye-istanbul-sozlesmesinden-ayrildi-1821853.

[6] https://time.com/5254444/how-women-activists-in-turkey-keep-fighting-in-a-climate-of-fear/ .

[7] Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, C.I, 1.Baskı, Bursa (2011)

[8] Bkz: Danıştay 8. Dairesinin 26.11.2013 tarih ve E. 2013/5211, K. 2013/8692 sayılı kararı.

[9] http://etik.gov.tr/wp-content/uploads/2019/03/bilaleryilmaz-kamuyonetimindehesapverebilirlikveetik.pdf .

[10] Hükümetçe sıkça belirtilen ilgili mevzuat, Anayasa, Medeni Kanun, Ceza Kanunu, 6284 Sayılı Kanun ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (“CEDAW”)’nden ibarettir.

[11] https://www.dw.com/tr/istanbul-sözleşmesinin-feshiyle-ilgili-danıştayda-iptal-davası/a-56947003 .

[12] GREVIO Türkiye Değerlendirme Raporu, 2018, s. 9, 66 vd.

[13] İstanbul Sözleşmesi, madde 48.

[14] 09.06.2021 tarihli Kadına Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Tutanakları.

[15] https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/komisyon_tutanaklari.goruntule?pTutanakId=2759 .

[16] https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/1262021081030insan_haklari_eylem_plani.pdf .

[17]https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/media/uploads/2016/04/20/Tasari_CezaMuhakemesindeIsYukununAzaltilmasi.pdf .

[18] https://www.gazeteduvar.com.tr/erken-yasta-evlilik-affi-teklifine-chpden-tepki-ozel-olarak-kurtarilmak-istenen-biri-mi-var-haber-1523645 .

[19] Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, md. 1.

[20] AK Parti hükümeti ve hükümet yanlısı kişilerin söylemlerinden örnekler için bakınız:

https://www.evrensel.net/haber/410946/kadinin-18-yili , https://www.birgun.net/haber/akp-zihniyetinin-kadina-bakisi-12-yilda-kim-ne-dedi-83051 , https://www.haberler.com/meral-aksener-den-cumhurbaskani-erdogan-in-gelin-14157855-haberi/ .

[21] AK Parti’nin kadın politikalarına ilişkin bakınız: https://www.art-izan.org/toplum-siyaset/akp-iktidarlari-doneminde-cinsiyet-esitligi-ve-kadin-haklari/

[22] https://im.haberturk.com/images/others/2020/02/20/STANBUL_SOZLESMES.pdf .

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir