Siyasal Paradigmalar
Görkem Özdemir Türkiye’nin 19 yıldır içinde bulunduğu Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında bölüşüm süreçleri ücretli çalışanlar ve orta sınıflar aleyhine ve en üst gelir grubunun... Ücretli Çalışanlar ve Orta Sınıflardan %1’e: AKP’li Yılların Çarpık Gelir Dağılımı

Görkem Özdemir
Simon Fraser Üniversitesi Yarı Zamanlı Öğretim Görevlisi  / İVME Hareketi

 

Türkiye’nin 19 yıldır içinde bulunduğu Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında bölüşüm süreçleri ücretli çalışanlar ve orta sınıflar aleyhine ve en üst gelir grubunun lehine olacak şekilde bozulmuştur. Bu bozulma orta sınıfı alt gelir gruplarına yaklaştırmış, en üst gelir grubunu ise giderek ülkenin geri kalanından ayrıştırmıştır. Ücretler ülkenin büyüdüğü oranda artmamış, sermaye sahibi işverenlerin gelir artışı ile çalışanların gelir artışı arasındaki fark eşitsizliği derinleştirmiştir. Bir yandan asgari ücretin artışı ve AKP’nin çeşitli politikalarıyla en alt gelir gruplarının durumunun kötüleşmesi engellenirken diğer taraftan orta sınıfların toplam üretimden aldığı pay düşmüştür. Bütün bunların sonucunda Türkiye’de eşitsizlik de giderek bir kent içi eşitsizlik şeklini almış, en yoğun hâliyle İstanbul’da yaşanır olmuştur. Aşağıdaki paragraflarda bilhassa TÜİK’in Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’ndan elde ettiğimiz verilere ve diğer istatistiklere dayanarak bu gözlemleri açıklamaya çalışacağım.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında, bilhassa da daha ayrıntılı veriye sahip olduğumuz 2006 sonrası kısımda Türkiye’nin bölüşüm süreçleri çalışan sınıflar aleyhine gelişmiştir. Bunun en net bulgularından birini geçtiğimiz günlerde yayınlanan 2021 1. Çeyrek büyüme istatistiklerinde görüyoruz. Boğaziçi Üniversitesi’nden Ceyhun Elgin ve University of Greenwich’ten Cem Oyvat’ın Kayıt Dışı İktisat Youtube kanalında bu büyüme rakamlarını incelerken ortaya koydukları gibi, Türkiye 2021’in ilk çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre %7 büyüdüğü halde ücretlilerin bu büyümeden aldığı pay neredeyse sıfır. Bir önceki yılın aynı dönemine göre işgücü ödemeleri %16 artmış, bu iki dönem arasında ortalama enflasyonun da %15,6 olduğunu hesaba katarsak, enflasyondan arındırılmış biçimde baktığımızda neredeyse hiç artış olmadığını görüyoruz. Zaten bunun sonucu olarak, geçtiğimiz yılın aynı döneminde ücretlerin GSYİH içindeki payı %39 olduğu halde bu yılın ilk çeyreğinde %35,5’a düşmüş durumda. Kısacası Türkiye büyüyor olsa da bu çalışan sınıflara yansımıyor. Covid Salgınını takip eden ekonomik krizin tüm faturası çalışan sınıflardan çıkıyor. Ama aslında bu durum sadece son bir iki yıla özgü bir tablo değil. Aşağıdaki grafikte, TÜİK’in Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nın sonuçlarından kendi hesaplarımla oluşturduğum üç seri görünüyor. Bu serilerde işveren, serbest çalışan ve ücretli çalışan fertlerin gelirlerinin 2006’dan 2019’a nasıl değiştiğini gözleyebiliyoruz. Karşılaştırmayı basitleştirmek için her bir seriyi kendi içinde 2006 senesi için 100’e eşitleyerek endekse dönüştürdüm. Yani bu serilerdeki değerler, bize her bir grubun gelirinin kendi geçmiş değerine kıyasla ne kadar büyüdüğünü gösteriyor ve bu seriler arasındaki ayrışma da büyüme oranlarının farkını ortaya koyuyor.

Bilhassa 2015’ten sonraki ayrışmanın dikkat çektiği bu grafik bize 2006-2019 yılları arasında işverenlerin gelirlerinin ortalama 4,7 kat, kendi hesabına çalışanların gelirlerinin ortalama 3,9 kat ve ücretli çalışanların gelirlerinin ortalama 3,8 kat arttığını gösteriyor. Bu artışlar tabii ki cari fiyatlarla. Bu grupların gelirlerinin 2015’e kadar yakın büyüme oranları seyrettikleri fakat son 4-5 yıllık süreçte, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığıyla, 7 Haziran-1 Kasım sürecinden ve referandumdan sonra Türkiye’nin içine girdiği otoriter güvenlik rejimiyle birlikte bölüşüm süreçlerinin ücretli çalışanlar aleyhinde geliştiği görülüyor. İşverenlerin ortalama gelirlerinin de zaten hâlihazırda daha yüksek olduğu hesaba katıldığında bu ayrışan büyüme oranları bize giderek daha derinleşen bir eşitsizlik olarak geri dönüyor.

Yukarıdaki paragrafta 2006-2009 arasında ücretli çalışanların gelirlerinin ortalama 3,8 kat arttığını göstermiştim. Aynı dönemde asgari ücret 2006’da 400 lira seviyesinden 2020’de 2000 lira seviyesine çıktı, diğer bir deyişle 5 kat arttı. En düşük ücret 5 kat artarken ortalama ücretin 3,9 kat artışı, bize eskiden görece daha yüksek gelirli olan ücretli orta sınıfların daha düşük gelir artışlarıyla karşılaştıklarını düşündürüyor. Gerçekten böyle olup olmadığını da net olarak yine yukarıdaki verileri aldığım Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’ndan bulabiliyoruz. Bu araştırma kapsamında erişebildiğimiz tablolarda %5’lik dilimler halinde toplam gelirden alınan pay verisine ulaşmak mümkün. Bu dilimlerden hareketle GSYİH’den aldığı pay en düşük olan %50, ortada %50-%95 arasında kalan orta sınıf ve en yüksek pay alan %5’in paylarını hesaplayabiliyoruz. Bu hesabı yapıp, tek yılda oluşabilecek dönemsel etkilerden arındırmak için gelirden alınan payların 2006-2007-2008 ortalamasıyla 2017-2018-2019 ortalamasını karşılaştırdığımızda ise aşağıdaki grafikteki sonuca ulaşıyoruz:

Bu grafik bize çok çarpıcı bir gerçeği gösteriyor. Orta sınıfların GSYİH’den aldığı pay bu süreçte %1,4 azalırken en üst gelir grubunun aldığı pay %1,4 artmış durumda. AKP’li yıllar orta sınıfların fakirleştiği, en üst gelir grubunun payının giderek arttığı, bu süreçte en alt gelir gruplarının payının yükselmediği bir dönem. Daha veciz ifadesiyle AKP, orta sınıfların sırtından üst sınıfları daha da zengin etmenin siyasetini yapıyor. Eğitimli, kentli, meslek sahibi, genelde dil bilen, dünyaya açık, çoğunlukla muhalif orta sınıflar giderek artan ekonomik bedellerle karşılaşıyor ve en üst %5 daha da büyüyor. Başka bir yazının konusu olacak biçimde, zaten kamu harcamalarını da çoğunlukla bu sınıf bordrosundan direkt kesilenlerle, araba alırken ödediği, kaçınamadığı KDV ve ÖTV ile, vergiden düşemediği benzin gideriyle, kullanıyorsa içkiye, sigaraya verdiği ek vergilerle finanse ediyor. Türkiye’yi bu orta sınıf taşıyor; bölüşüm süreçlerinde bu insanlar kaybediyor.

Türkiye’de en yüksek gelire sahip %5 hanehalkının toplam gelirden aldığı pay %20-21 civarında seyrediyor.  Bu grup 2019 itibariyle yıllık net geliri 136 bin liranın üzerinde olan hanelerden oluşuyor. Aslına bakılırsa çok da zengin olduğu varsayılamayacak bir grup. Aylık 11-12 bin lira geliri olan bir aile bu %5’in içinde yer alıyor. Aylık 15 bin lira giren bir hane ise bu grubun tam ortasında, gelir dağılımının %97,5’luk diliminde yer alıyor. Bunu, %5’lik dilimler halindeki gelir istatistiklerinin en üst dilim için medyan değerinden anlıyoruz. İstatistikle çok yakın olmayan okurlar da hafızalarda hâlâ taze olan ÖSYM skandalından medyan kelimesini hatırlayacaktır. Bir serinin tam ortasındaki değere denk geliyor. En üst %5’lik dilimde ortalama aylık gelir ise 20 bin liranın biraz üzerinde. Ortalama ile medyan arasındaki fark bizim için önemli, çünkü aslında doğrudan doğruya bize eşitsizliğe dair bilgi veriyor. Örneğin, %50-%55 arasında kalan dilimin ortalama geliri de ortanca(medyan) geliri de aylık 4 bin lira seviyesinde. Buradan, bu grubun kendi içindeki dağılımın çok eşitsiz olmadığını, bu grubun en zenginlerinin grubun geri kalanından çok daha fazla gelir sahibi olmadığını anlıyoruz. Ama işte en yüksek %5 için bu geçerli değil. Çünkü en yüksek dilimin de en yükseğinde kalan kısım Türkiye’nin en zengin %1’i, en zengin %0,1’i oluyor. 1,2,3 serisinde de ortanca değer 2; 1,2,10 serisinde de. Ortalama ile medyan arasındaki fark, Türkiye’nin en fazla gelir kazanan %5’lik diliminin gelir dağılımının 1,2,3’ten çok 1,2,10’a benzediğini gösteriyor. Bu durum bize istatistiklerde doğrudan göremiyor olsak da %1’in ülkenin geri kalanından ne kadar yüksek bir gelire sahip olduğunu zımnen anlatıyor. Bundan daha da önemli olarak, bu en yüksek gelir sahibi %1’in geliri, ülkenin geri kalanından, hatta %5’in geri kalanından daha hızlı artıyor. Bunu da 2006-2019 arasında en üst %5’lik dilimde ortalama gelirle ortanca gelir arasındaki farkın değişiminden anlıyoruz. 2006’da en yüksek dilimin ortalama geliri, bu dilimin ortanca gelirinden %18 fazla olduğu halde 2019’da bu fark %36’ya çıkmış durumda. Ortalama ile medyanın farkı arttıkça bu bize %1’in hepimizden giderek artan bir hızla uzaklaştığını, zenginleştiğini gösteriyor. Bir önceki paragrafta eldeki veriye dayanarak %50-%95 arası kısmın azalan payı ile en üst %5’lik dilimin artan payını göstermiştim, doğrudan veriyle bunu doğrulayamıyor olsam da en üst dilimin kendi dağılımındaki bu gelişim aslında orta sınıfın kaybettiği payın %5’in tümüne değil sadece en üstteki %1’e, belki daha da azına, ülkenin en imtiyazlı, en üst gelir sahibi, en zengin kesimine aktarıldığını anlatıyor. Türkiye’nin %50 ile %99 arasında kalan orta ve orta üst sınıfları, %1’lik en üst sınıf aleyhine fakirleşiyor, en üst %1 ise sürekli daha fazla pay, daha fazla gelir, daha fazla servet[1] kazanıyor.

Türkiye’de en yüksek gelir sahibi insanlar büyük oranda İstanbul’da yaşıyor. Genel olarak İstanbul’un en düşük gelir gruplarının gelirleri de en azından cari olarak diğer bölgelerin en düşük gelir gruplarından yüksek. Tabii fiyat seviyesi göz önüne alındığında bu İstanbul’un en düşük dilimindeki hanelerin başka bir bölgenin en düşük dilimindeki hanelerden daha iyi durumda olmasını gerektirmiyor, hatta büyük ihtimalle tam tersi bir durum da söz konusu olabilir. Diğer yandan, bölgeler düzeyinde istatistiklere bakmak bize AKP yıllarında eşitsizliğin evriminin anlamak için de bir fırsat veriyor. İBBS1 düzeyindeki 12 bölgenin %10’luk ve %20’lik dilimler halindeki gelir istatistiklerine baktığımızda 2006-2019 arasında Türkiye’de eşitsizliğin bölgeler arası niteliğinin azalıp büyük kentler ve bilhassa İstanbul içi eşitsizliğin arttığını görüyoruz. Hem orta sınıfın yüklendiği maliyet hem giderek daha zenginleşen %1’in artan gelir ve serveti bu iki sınıfın da yoğunlaştığı büyük kentleri ekonomik dağılımın kilit noktaları haline getiriyor. Örneğin P80/P20 oranı (en yüksek %20’lik dilimin gelirinin en düşük %20’lik dilime oranı) tüm Türkiye’den 2006’dan 2019’a 8,1’den 7’ye düştüğü hâlde İstanbul’da 6,0’dan 7,5’a çıkmış. 2006’da İstanbul içi gelir dağılımı Türkiye geneline göre görece daha adilken 2019’da tam tersi bir durum görüyoruz. Eşitsizlik ve yoksulluk boyut değiştiriyor. Türkiye’nin gelecekteki yoksulluk sorunu kent yoksulluğu olacak; ve eşitsizlik sorunu da %1’in giderek artan gelir ve servetinde vücut bulacak.

Türkiye ekonomisinin yıllık büyüme istatistikleri her yayınlandığında aklımıza gelen ben bu büyümeyi hissetmedim, kim büyüyor sorusunun cevabını aramaya çalıştım. AKP’nin 19 yıllık iktidarında alt gelir grupları ülkeyle aynı hızda büyüyerek payını koruyor, en üst gelir grubu ve onun da en imtiyazlı noktasındaki %1 ise ülkenin geri kalanından daha hızlı zenginleşerek geri kalanlarımızdan ayrışıyor. Ücretli çalışanların geneli ve daha da geniş ifadeyle orta sınıflar ise büyümeden paylarına düşeni alamıyor, ülke ekonomisinde giderek azalan bir payla karşı karşıya kalıyorlar. Alt gelir gruplarıyla orta gelir gruplarının birbirine yaklaşması, toplam istatistiklerde görece bir düzelme sağlar gibi görünürken %1’in hepimizden giderek ayrıştığı gerçeği ise dikkatli bir biçimde istatistikleri incelemeden görülemiyor. En zenginlerle diğerleri arasındaki keskin fark, üst gelir gruplarının daha çok yaşadığı İstanbul’un kendi eşitsizliğinin ülkenin genelinden çok daha fazla kötüleşmiş olduğu verisiyle bir kez daha kendini gösteriyor. AKP ile geçen 19 yılın ardından orta sınıf çöküyor, alt gelir grupları sadece hayatta kalmaya devam edebiliyor ve tüm büyüme, tüm refah %1’in ve hatta belki daha azının elinde toplanıyor. Erdoğan sonrası dönemde Türkiye’yi yönetecek yeni ittifakların artık tüm dünyada terk edilen Washington Uzlaşısına dayalı neoliberal çözümler peşinde koşmaları bu açıdan AKP’nin yarattığı sosyal sorunlara kısmen çözüm olsa da ekonomik olarak bu 19 yılın devamı olmanın ötesine gidemez. Türkiye bu şekilde devam edemez. Bu eşitsizlik, bu çarpık bölüşüm sürdürülemez. 21. Yüzyılın ikinci çeyreğinden başlayarak bu sorunların çözümü sol ekonomik politikaların uygulanmasını, kaynak dağılımının orta sınıflardan üst ve alt sınıflara değil, en üst %1’den ülkenin geri kalanına olacak şekilde değiştirilmesini gerektiriyor.

Kaynaklar:

  1. TÜİK. “Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak-Mart 2021.” https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=D%C3%B6nemsel-Gayrisafi-Yurt-%C4%B0%C3%A7i-Has%C4%B1la-I.-%C3%87eyrek:-Ocak—Mart,-2021-37181&dil=1
  2. Kayıt Dışı İktisat(Youtube Kanalı). “Kimin İçin Büyüdük? 2021 Yılı 1. Çeyrek Büyüme İstatistikleri.” https://www.youtube.com/watch?v=hGCvdzIu1Rk
  3. TÜİK. “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2019.” https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Gelir-ve-Yasam-Kosullari-Arastirmasi-2019-33820
  4. Murat Güney. “İnşaata Dayalı Büyüme Modeli ve Servet Dağılımı Adaletsizliği.” Gazete Duvar, 19 Kasım 2019. https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/11/19/insaata-dayali-buyume-modeli-ve-servet-dagilimi-adaletsizligi
  5. Kerim Rota. “Sel ile Gelen Yel ile Gider mi?” ParaAnaliz, 7 Aralık 2019. https://www.paraanaliz.com/2019/yazarlar/kerim-rota-yazdi-sel-ile-gelen-yel-ile-gider-mi-g-1428/

 

[1] Murat Güney’in link verdiğim yazısı Credit Suisse raporlarına dayanarak 2002-2018 arasında en zengin %10’un toplam servet içindeki payının %67,7’den %81,2’ye yükseldiğini gösteriyor. Kerim Rota’nın şu yazısında bahsedildiği üzere 2019’da yükselen kurlarla birlikte Türkiye’deki toplam servetin dolar cinsinden değerinin en çok en zengin sınıfı etkilemesiyle bu payda bir düşüş görülüyor.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir