Siyasal Paradigmalar
Bülent Tezcan Güçlü bir demokrasi için güçlü demokratik siyasal kurumlara ihtiyaç vardır. Otoriter rejimler önce demokratik siyasal kurumları zayıflatır, fırsat bulduğunda yok eder ve yerine... Siyasetin Demokratikleştirilmesi

Bülent Tezcan
27. Dönem Milletvekili
Anayasa Komisyonu Üyesi

 

Güçlü bir demokrasi için güçlü demokratik siyasal kurumlara ihtiyaç vardır. Otoriter rejimler önce demokratik siyasal kurumları zayıflatır, fırsat bulduğunda yok eder ve yerine otoriter siyasal kurumlar inşa eder.

Türkiye tarihinde demokratik siyasal kurumların oluşumu sürecinde önemli kırılma dönemleri yaşanmıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra başta anayasa olmak üzere siyasi partiler ve seçim kanunları ile demokratik temsil ve katılımı zayıflatan, merkeziyetçi bir kontrol sistemi getirildi. Darbe hukukunun yarattığı antidemokratik ortamdan çıkış için sonrasında çeşitli denemeler yapılmışsa da süreç güçlü bir demokrasi inşasıyla sonuçlanmadı. Aksine 2007 sonrası ikinci AK Parti iktidarı döneminden başlamak üzere, özellikle 20 Temmuz 2016’da olağanüstü hal ilanı (20 Temmuz Darbesi), ardından 16 Nisan 2017 Anayasa referandumu ve 24 Haziran 2018 seçimleri sonrasında tamamlanan “tek adam rejimi” demokratik kurumlara esaslı bir darbe vurdu. Bütün yetkileri bir kişinin elinde toplayan rejim, ekonomi, eğitim, dış politika gibi temel meselelerde savrulurken, salgın, yangın, sel gibi felaketleri de yönetemeyen bir yönetim krizinin içine girdi. Her şeye rağmen iktidarda kalma isteği ise iktidarı giderek siyaseti kriminalize etmek de dâhil olmak üzere demokratik siyaseti yok etmeye hevesine yöneltti. Şimdiden otoriter popülizmin tarihsel örnekleri arasına girmiş olan AK Parti iktidarı dönemi demokratik siyaset ihtiyacını elzem hale getirdi.

CHP 37. Olağan Kurultayı’nda kabul edilen İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi tam da bu siyasetin demokratikleştirilmesi ihtiyacını dile getirmiştir. Beyanname seçim barajının kalkması, milletin vekilini milletin seçmesi, cinsiyet kotası, siyasi ahlak yasası gibi bir dizi önemli kurumsal dönüşümleri vaat ederek siyasetin demokratikleşmesini kurultay hedefi olarak ortaya koymuştur.

Güçlü bir demokrasi için kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme mekanizmaları, medya özgürlüğü, güçlü sivil toplum, şeffaflık, liyakat, serbest ve adil seçim, siyasi parti kurma ve örgütlenme özgürlüğü gibi birçok kuruma ihtiyaç vardır. Bu yazının amacı tek, tek bütün bu alanları ele almak değil, sadece siyasi partiler ve seçim yasaları çerçevesinde neler yapılabileceğine ilişkin bir takım öneriler sunmaktır.

Adayların Saptanması

Örgüt, üye, seçmen ilişkisi siyasette her zaman önemli olmuştur. Bu ilişkinin kurulma biçimi siyasetin ağırlığının nereye kayacağı, demokrasinin kalitesi, liyakatin ne kadar sağlanabildiği gibi sorunlarla doğrudan ilişkilidir. Örgütün ağırlık kazandığı merkeziyetçi yapılarda demokrasiden uzaklaşma riski artarken, ağırlık merkezinin üye ve seçmene doğru kaymasında disiplin, nitelik ve uyum zaafının yaşanacağı düşünülebilir. Otoriter popülizmin yükselişi demokrasiye bir tehdit oluşturmaktadır. Aşırı merkeziyetçi yapıların, otoriter popülist liderleri güçlendirdiği böylece demokrasi için de bir tehdit oluşturduğu bir gerçektir. Diğer taraftan siyasete örgütlü müdahalenin bulunabilmiş en iyi aracı olan siyasal partileri tamamen etkisizleştirmenin ise nitelik sorunlarına yol açacağı, siyasetin gücünü zayıflatacağı da düşünülmelidir. Bu çerçevede örgüt üye seçmen ilişkisinde optimum noktanın yakalanması demokrasinin kalitesi açısından yararlı olacaktır.

Örgüt, üye, seçmen ilişkisinde tartışma öncelikle adayların saptanması sürecinde ortaya çıkmaktadır. Parti adaylarını kim saptayacaktır? Örgüt mü, üye mi, seçmen mi? Örgüt saptayacaksa, genel merkez mi, yerel örgütler mi? Her bir cevap partide güç merkezinin nereye kayacağıyla doğrudan ilgilidir. Görünürde seçmenin belirlemesi en demokratik, merkezin belirlemesi en anti demokratik yöntem gibi düşünülebilir. Ancak “örgütlü siyaset gönüllü esarettir”. Bu nedenle siyasete daha etkin müdahale edebilmek için bir parti çatısı altına girenlerin, sınırsız özgürlük alanı talep etme hakkından da kısmen feragat ettiği söylenebilir. Sorun dengenin nerede kurulacağı sorunudur. Siyaset pratiği aday belirlemede her yöntemin yararlı ve sakıncalı yönleri olduğunu göstermiştir. Adayların merkezden belirlenmesinde üye ve seçmen iradesinin tam yansımaması, seçilenlerin yeniden seçilebilmek adına tamamen genel merkez yörüngesinde kalması, örgüt içinde ayrı bir siyaset elitlerinin oluşmasına yol açmakta, bu da tıkanmaya neden olmaktadır. Bunun yerine tamamen üye veya seçmen tarafından belirlenmesinde ise parti örgütünün zayıflaması, tecrübe ve birikimin siyaset dışı kalması, belirli nitelikte kadro yapılanması sağlayamama gibi sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca partilerin zayıflaması sanılanın aksine otoriter liderleri ortadan kaldırmayabilir. Orta ve uzun vade bir “siyasetsizleşme” sorunu yaratabilir. Partilerin de denetleyemediği yeni otoriter liderlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

İşte tam da bu noktada Cumhuriyet Halk Partisi’nin “21. Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde” yer alan “milletin vekilini millet seçecek” ifadesi, bugüne kadar yaygın olan aşırı merkeziyetçi aday belirleme yöntemine karşı tam tersi yönden bir demokratik dengeleme iradesini ortaya koymaktadır. Bu dengeleme önseçim yönteminde üye eliyle, tercihli oy yönteminde seçmen eliyle yapılabilmektedir. Tarihimizde seçmenin aday sıralamalarına müdahale ettiği tercihli oy kullanma 1991 seçimlerinde uygulanmıştır.

Yukarda belirtilen optimum yöntemi bulmak için hem örgüt hem üye ve hem de seçmene müdahale imkanı veren karma bir sistemin yararlı olacağı düşünülebilir. Seçilecek milletvekili sayısı kadar aday fermuar oluşturacak şekilde (1,3,5…) önseçimle belirlenir. Ardından parti örgütü aynı sayıda adayı ara sıralara (2,4,6…) merkez yoklaması ile yerleştirir. Böylece seçilecek sayının iki katı aday parti örgütü ve üyeler tarafından belirlenmiş olur. Oy pusulasına iki katı aday yazılır. Seçmen tercihli oy kullanarak bunlar arasında istediği sıralamayı yapabilir. Bu şekilde hem örgüt, hem üye, hem de seçmen milletvekili adayı belirlemede söz sahibi olur.

Cinsiyet Kotası

Ayrıca bu yöntemde, önseçim ve merkez yoklaması ile belirlenen adaylarda fermuar esasına göre belirli bir oranda cinsiyet kotasına uyma şartı getirilebilir. Böylece kadınların parlamentoda temsili de güvence altına alınmış olur.

Cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı sorunlardan birisi de siyasal temsil alanında ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar konu cinsiyetler arası adaletli temsil olarak ifade edilse de en azından bugünün koşullarında konunun kadın temsili olduğu açıktır. Toplumsal yaşamdaki eşitsiz koşulların siyasal rekabette kadın aleyhine işlemesi, rekabet dengesini sağlayacak koruyucu tedbirlere ihtiyaç doğurmaktadır. Bu da seçim yasalarında cinslerin eşit temsilini sağlayacak düzenlemeleri gerekli kılmaktadır. Her ne kadar bazı siyasi parti tüzüklerinde buna ilişkin cinsiyet kotaları getirilmişse de sorunun yasal zorunluluk haline getirilmesi daha güçlü bir güvence sağlayacaktır.

Seçim Barajı

Bir diğer önemli konu seçim barajı sorunudur. Anayasanın 67.maddesi seçim kanunlarının “temsilde adalet ve yönetimde istikrar” ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenmesi gerektiğini hükme bağlar. Temsilde adalet en basit ifadesiyle milletin verdiği oy oranında temsil edilebilmesidir. Yönetimde istikrar ise seçim sonunda bir hükümetin kurulabilmesini güvence altına alacak önlemlerin alınmasını ifade eder. Seçim barajları yönetimde istikrar gerekçesinin ürünüdür. Başka bir ifadeyle yönetimde istikrar adına temsilde adaletten bir ölçüde feragat etmeyi önerir. Öncelikle şunu söylemekte yarar var. 16 Nisan 2017 referandumu ile geçilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi diye adlandırdıkları  “tek adam rejiminde” yürütme parlamento içinden çıkmamaktadır. Doğrudan halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı tek başına yürütmeyi temsil eder. Bu nedenle artık mevcut sistemin devamından yana olanların yönetimde istikrar adına barajı savunabilmelerinin hiçbir gerekçesi kalmamıştır. Hatta bu sistemde artık “makul bir baraj olsun” demenin dahi gerekçesi yoktur.

Diğer taraftan 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında getirilen %10 baraj bugüne kadar demokrasimiz açısından sürekli bir sorun oluşturmuş, ancak bu sorun hala giderilmemiştir. Hatta zaman zaman ülke ve bölge barajları şeklinde çifte baraj uygulamaları ile daha da ağırlaşarak devam etmiştir. Türkiye Avrupa’da en yüksek seçim barajına sahip ülkedir. Baraj seçmenin verdiği oyun bir kısmının çöpe gitmesi anlamına gelir. Bunun en çarpıcı örneği 2002 seçimlerinde yaşanmıştır. AK Parti % 34,2 oy oranı ile hak ettiğinden 176 fazla milletvekili çıkararak 363 milletvekili ile %66 temsil oranı kazanmıştır. CHP de %19,3 oy oranı ile hak ettiğinden 74 fazla milletvekili çıkararak 178 milletvekili ile %32 temsil oranı kazanmıştır. Buna karşın diğer partiler meclis dışında kalmış, seçmenin %46,3 oyu çöpe gitmiş, buna tekabül eden 250 milletvekilini oy vermediği partiler almıştır. Meclis dışında kalan partiler arasında DSP, DYP, ANAP, MHP, Saadet Partisi gibi partiler de vardır. Hak edilmeden kazanılan bu temsil oranına “aşkın temsil” seçmenin temsil edilmeyen iradesine de “eksik temsil” diyoruz. Seçim barajı “aşkın temsil” ve “eksik temsil” etkisiyle aslında demokrasiye konulan barajdır. Barajın bir diğer sonucu ise küçük partilerin büyüme potansiyelini yok etmesidir. Seçmen “nasıl olsa baraj altında kalacak” kaygısıyla aslında düşüncesine uygun olan partiye oy vermemekte, bu da o partileri sürekli zayıf kalmaya mahkûm etmektedir. Büyük partiler lehine çalışan bu etkiye “baraj etkisi” diyoruz. Baraj etkisi siyasette yeni seçeneklerin önüne set çeken bir etkiye dönüşmektedir. %10 seçim barajının çok yüksek olduğu, sıfırlamanın ise istikrar açısından sorun yaratacağı, bu nedenle %3, %5 gibi makul bir düzeye çekilmesi yönünde görüşler olduğu gibi, barajın tamamen kaldırılmasını savunan görüşler de mevcuttur. İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde barajın kaldırılacağı taahhüt edilerek demokrasimiz önündeki en büyük engellerden birinin kaldırılması hedeflenmiştir.

Seçim Sistemi

Milli iradenin meclise yansıması, temsilde adalet ve yönetimde istikrar dengesinin kurulması konusunda tercih edilen seçim sistemi önemli bir işleve sahiptir. Temsilde adaleti sağlama konusunda nispi temsil sistemi bilinen en iyi sistemdir. Bizde uygulanan da nispi temsil sistemidir. Barajsız nispi temsil sisteminde temsilde adalet sağlanırken, çok parçalı meclis aritmetiği oluşarak hükümet kurmayı zorlaştıran istikrar sorunları da çıkabilmektedir. Makul düzeyde bir baraj uygulanması ile bu sorunun aşılması dışında başka yöntemler de önerilmiştir. Örneğin seçim çevrelerinin daraltılması bir çeşit baraj etkisi yaratmakta, genişlemesi ise sayısal olarak daha adaletli temsil imkânı vermektedir. Ya da milletvekili sayısı hesaplanırken oyların 1’e/2’ye/3’e vb. bölünmesi yerine bölme aralıkları değiştirilerek partilerin temsil imkânı da değişebilmektedir. Bölme aralığı daraltıldığında büyük partiler, genişlediğinde ise küçük partiler yararlanmaktadır.

Sonuç olarak nispi temsil sistemi temsil adalete en uygun sistem olmakla birlikte, uygulanacak çeşitli yöntemlerle temsilde adalet/yönetimde istikrar eksenindeki yerinizi, hangi uca daha yakın duracağınızı, dengeyi nerede kuracağınızı belirleyebilirsiniz.

Bunun dışında Türkiye milletvekilliği veya milli bakiye yöntemleri gibi uygulamalarla küçük partilerin de temsilini kolaylaştırıcı bir etki yaratılabilir.

Milletvekili Seçimi Kanununda 13 Mart 2018 tarihinde 7102 sayılı kanunla yapılan değişiklikle seçim ittifakı yapabilme imkânı getirilmiştir. Ancak sistem, çıkarılacak milletvekili sayısında çok oy alan partilerin aldıkları oydan daha fazla oranda milletvekili çıkarabilmesine, aşkın temsile imkân verecek şekilde kurgulanmıştır. Bu da iktidardaki Cumhur İttifakı iradesinin temsilde adalet kaygısından ne kadar uzak olduğunun en yakın örneğidir.

Yurtdışı Seçim Çevresi

Anayasanın 67.maddesi, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla alınacak tedbirlerin kanunla belirleneceğini düzenler. 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun yurt dışında yaşayan seçmenlerimizin nasıl oy kullanacağına ilişkin hükümler getirmiştir. 24 Haziran 2018 seçimlerinde kabaca 56 milyon yurtiçi, 3 milyon yurtdışı seçmen vardı. Bugün itibarı ile yine kabaca 57 milyon yurtiçi, 3 milyon yurtdışı seçmen bulunmaktadır. Yani seçmenin yaklaşık %5’i yurt dışında yaşamaktadır. Bu durumda yurt dışında yaşayan seçmenlerin kendi milletvekillerini seçebilmeleri nitelikli temsil açısından önemlidir. Şu anda yurt dışında ve gümrük kapılarında oy kullanan vatandaşlarımızın oyları belirli bir hesaplama yöntemiyle yurtiçi oylara eklenip bütün Türkiye’ye dağıtılmaktadır. Oysa yurtdışının ayrı bir seçim çevresi olması o vatandaşlarımızın istedikleri temsilciyi seçebilmelerine olanak sağlayacaktır. Bu nedenle yurtdışı seçim çevresi oluşturularak yurtdışında kullanılan oylarla o seçim çevresi için gösterilen adayların seçilmesinin sağlanması uygun olacaktır.

Siyasi Ahlak Yasası

Siyasetin finansmanı ve siyasi ahlak yasası bir başka önemli sorun alanı olarak durmaktadır. Siyasetin bir yandan kalıcı bir meslek, diğer yandan zenginleşme aracı haline gelmesi, ondan beklenen toplumsal faydayı kemiren ve çürüten bir etkiye dönüşmektedir. Kampanyaların şeffaf olması, bağış hesaplarının ve harcamaların açıklanması, siyasetçinin taahhüt ve ilişkilerinin kamuoyu tarafından denetiminin önemli bir aracı olacaktır. Seçilmişlerin halka hizmet etmesinin önündeki en büyük engellerden biri özel çıkar ilişkilerinin esiri olmalarıdır. Bunu engellemenin yolları kamuoyu denetimi, şeffaflık ve hesap vermedir. Siyasi ahlak yasası bir yanıyla siyasetin finansmanını şeffaf ve denetlenebilir hale sokacak, diğer yanıyla seçilmişlerin kirli ilişkilerden uzak durmasını sağlayarak temiz siyasetin önünü açacaktır. Aynı zamanda adil rekabet koşuları da sağlanmış olacaktır.

Kanuna İhtiyaç Var mı?

Bir başka soru bu düzenlemelerin kanunla yapılamasına gerek olup olmadığıdır. Başka bir deyişle, bu düzenlemeleri partilerin tercihlerine bırakarak tüzüklerinde düzenlesinler mi diyelim, yoksa kanunlarla mı düzenleyelim? Her şeyi kanunla düzenleme anlayışı aşırı müdahaleci bir tutum olarak görülebilir. Hatta partilerin tercihlerindeki demokratlık derecesinin, seçmenin partileri tercihlerine de etkili olacağı söylenebilir. Ancak uzun sayılabilecek siyasi parti geleneği olan ülkemizde sözünü ettiğimiz bu sorunların uzun yıllardan bu yana devam ediyor olması, çözümün tüzüklere bırakılarak bulunamadığın da göstergesi olsa gerek. Bu nedenle herhalde birçok alanda olduğu gibi burada da yasal bir müdahaleye ihtiyaç olduğu kesin.

Tabi bütün bu anlattıklarımızın arkasından, güçlü bir demokrasi inşasının seçim ve siyasi partiler alanında yapılacak “mükemmel” düzenlemelere bağlı olduğu gibi bir iyimserlik içinde olmak bizi yanıltabilir. Güçlü bir demokrasi için kuşkusuz anayasa ve yasalarla yapılacak kurumsal düzenlemeler önemlidir. Ancak başlangıçta da ifade ettiğimiz üzere bir o kadar önemli olan da özgür medya, güçlü sivil toplum, liyakat düzeni üzerine kurulu bir siyaset kültürünün hâkim olmasıdır. Her kurumu çürütmek ve içini boşaltabilmenin insana özgü bir yetenek olduğunu unutmamak gerek.

 

Kaynak: İkinci Yüzyıl Dergisi / Sayı 4

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir