Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Ahmet ÖZER Popülizmin iki önemli ögesi var: Biri, müesses nizamdan nefret etmek; diğeri de kendi adına değil, halk adına konuşmaktır. Popülist politkaların ortaya... Popülizmden Otoriteryanizme
Gönderiyi Paylaşın

Prof. Dr. Ahmet Özer
Toros Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi

 

Popülizm

Popülizmin iki önemli ögesi var: Biri, müesses nizamdan nefret etmek; diğeri de kendi adına değil, halk adına konuşmaktır. Popülist politkaların ortaya çıkardığı liderler bir süre sonra diktacı eğilimlere yönelebilirler. Dikta eğiliminin özellikleri ise kurumsuzlaştırma, siyaset de dâhil her şeyi kendi şahsına bağlama; her türlü kurumu, denetleyici organı ya da her türlü toplumsal muhalefeti devre dışı bırakmadır.

Popülist, kendini alttakilerin öncüsü gibi sunarak bu kesimleri arkasına alıp kendine yol açar. Bu arada yıkıcı, tahrip edici bir güce ulaşır. Belli bir güce erişinceye kadar sureti haktan görünür, o güce ulaştıktan sonra kimseyi tanımaz, tahrip edici olmaya başlar. Yıkma işine de önce denetleme özelliği olan kurumlardan başlar. Demokrasi nasıl ki toplumdaki farklılıkların temsiline ve bu farklılıkların kendi farklılıklarını koruyarak bir arada yaşamasına dayanan çoğulcu bir rejim ise kişi diktasına dayanan rejimler de farklılıkları teke indirgemenin kendi yönetimi için daha kolay olacağını düşünerek buna yönelir. Size tanıdık gelen bu belirlemeler kapitalizmin içine düştüğü krizle birlikte yönetim beceriksizliği ile şaha kalkar, şimdi yaşandığı gibi.

Önce dünyadaki gelişmelere kısaca bir göz atalım bu bağlamda.

Kapitalizmin krizi

Kapitalizm, içine girdiği hammadde, pazar, kar ve fazla nüfusu akıtma proplemlerini (krizini) işgalci emperyal yöntemlerle aşmıştı. Yeni toprakları işgal eden emperyalist güçler fabrikalarını işgal ettikleri ülkelere kurmuş, o ülkelerin hammedelerine zorla ve silahgücüyle el koymuş, ana ülkedeki fazla nüfusu buraya taşımış, böylece pazar ve hammadde krizini aşmış hem karlılığını sürdürmüş hem de sermayedar vatandaşlarının memnuniyetini artırarak emperyalist emellerini gerçekleştirmişti.

Ne var ki işler ancak yarım asır böyle sürebildi. Sonra anti sömürgeci mücadeleler başladı, 20. Yüzyılın başlarıyla birlikte dengeler değişti,  I. ve II. Dünya Savaşı sonrası başlayan anti sömürgeci ulusal kurtuluş mücadeleleri sömürgecileri kovdu, ona kendi ülkelerinde son verdi. II. Dünya Savaşından sonra ülke sayısı birden bire iki katına çıkıverdi.

Yeni düzen

Bu yenidünya düzenini sürdürmek için dünya yeni hamlelere gebeydi. Doygunluğa ulaşmış ulusal sınırlara çekilen kapitalizm böyle sürdürülemezdi. Bu yüzden yenidünya düzenini sürdürmek için, SSCB’nin de dağılmasıyla ekonomik olarak sınırları kalktı.

Çok Uluslu Şirketlerin ortaya çıkması ve uzayda iletişim devrimi bu yolu açmıştı. SSCB’nin dağılması ile dünya tek kutuplu hale geldi. İki kutuplu dünya tek kutba inince küreselleşme kolaylaştı. Küresel düzen açık kapı politikasıyla dünyayı tek pazar haline getirdi. Mal, hizmet ve insanların sınır tanımadan dolaşımları sağlandı, serbestleştirdi, böylece sermayenin karlılığı sürdürüldü.

Ancak hiçbir düzen sonsuza kadar süremez, bu da uzun zaman böyle sürmedi. Adına küreselleşme denen düzenin baş aktörleri bu düzeni ancak çeyrek asır sürdürebildi. Bu kez kriz artık üretim ve çalışma açısından doygunluğa ulaşmış kapitalist ülkelerin fabrikalarını üretime aç ve çalışmaya muhtaç prefeideki ülkelere karşılıklı işbirliği ve anlaşma içinde taşımaya başlaması ile devam etti. (İktidarın denemeye çalıştığı bu güya).

Emperyalizm zorla el koyduğu topraklarda fabrika kurmuştu, krizdeki küreselleşme ise karşılıklı istek üzerine, (hem de damardan girerek) eski fabrikalarını söküp yeni yerlerine götürdü. Ya da sermayesini yeni (hammadde, ucuz emek, bakir pazarlara yani) karlı alanlara taşımak oldu. Lakin bunun için de güvence gerekirdi. Hukukun ayaklar altında olduğu ülkelere elbette sadece insanlar değil sermayede rahat edemeyeceği için gitmez.

Ayrılarak büyüme

Sermaye karlılığının peşinde koşarken, kendini semirtip gürbüzleştiren ana ülkelerden ayrılıyordu artık. Bu ayrılma eski fabrikaların kapanması, farikaların kapanması ise yeni işsizler ordusunun ortaya çıkması demekti. Bu da giderek varoşlardaki yoksulluğun, açlığın, işsiz ve güçsüzlerin artması demekti.

Statüko, bir taraftan eski düzenden beslenerek semirmiş olanlar ile dışlanmış, sırasını bekleyen işsizler ve yoksullar ordusunun karşıkarşıya gelmiş olan çatışmaları ve gerilimiyle çatlama noktasına geldi. İşte ABD’de Trump ya da Batı Avrupa’daki sağcı milliyetçi faşist partiler bahse konu bu ikinci kesimlerin duygularını kaşıyarak siyaseten güçlenmeye başlamışlardı.

Teknoloji ve emek çelişkisi

Beri yandan teknolojinin emeği boşa çıkaran yönü de bu gelişmelerin üstüne tuz biber ekti. Eğer gerçek bir sol ya da siyasi organizasyon ortaya çıkmazsa faşizmin ana besleyicisi olan bu damarın güçlenmesi işten bile değil. Çünkü demokrasiyi salt sermaye sınıfının çıkarları için işletmek sonuçta işi oligarşiye götürür. Oligarşi eğer demokratik kurumlarca dizginlenmezse  o taktirde de iş otoriteryanizme varır ve faşizm götürür, diktatörlüğe gider.

Dikta faşist rejimlerin ana besleyici damarları ise arzuları tatmin olmamış, mideleri doymamış bu işsiz güçsüzler ayak takımıdır. Onları popülist politikalarla peşinden sürülerken muhalefeti ise dikta eğilimleri ile bastırmaya çalışır. Burada artık rıza üretmek ortadan kalkar. Daha doğru rıza güç ve baskı ile oluşturulmaya çalışılır böylece demokratik meşruiyet ortadan kalkar.

Yansıra, dışlanmışlar ve sistemden pay alamayanlar korkarak siner. Korku suskunluk sarmalını büyütür, toplumsal felç devreye girer. O yüzden mesele sadece ekonomi meselesi değil aynı zamanda rejim meselesidir. Rejim meselesi ise sonuçta demokrasi, hukuk ve insan haklarının nasıl olacağı ve nasıl işleyeceği meselesidir.

Çoğulculuk

Oysa başlangıçta, çoğulculuğun yönetimdeki görünümü, farklı kurumlar ve kurumlaşmalar olarak ortaya çıkar. Kişi yönetimine dayanan dikta yönetimi monist yani tekçidir. Tek kişi nasıl ki ses veren toplumsal farklılıkları kendisi için engel olarak görüyorsa, düzeni ve işleyişi çoğulculuğun ruhuna uygun olarak oluşturulmuş kurumları da kendine engel görür ve onları ya ortadan kaldırır ya da işlevsiz hale getirir. (Devlet bahçelinin “anayasa mahkemesini kapatın” sözlerini hatırlayın). Böylece tahrip ederek işlevsiz kıldığı kurumların tüm işlevlerini kendinde toplar. (Tek kişi egemenliğindeki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini düşünün).

Örneğin yasama kurumu olan meclisi devre dışı bırakılır, işlevsiz kılarak ülkeyi Kanun Hükmündeki Kararnamelerle yönetmeye çalışır tek kişi rejimi. Yanı sıra yürütmeye el atar, kendi buyruklarını onlar üstünden yürürlüğe sokar. Yargı organlarının tarafsızlığını ve bağımsızlığını ortadan kaldırarak kendine göre dizayn eder, mahkemeleri kullanarak istediği kişileri tutuklatır, istemediği kurumları kapatır.

Bununla da kalmaz, sendikalarla, derneklerle, STK’larla istediği gibi oynar. Eğitimi istediği gibi düzenler. Hatta özerk olduğu ileri sürülen üniversiteleri bile istediği gibi yönetir. İstediğini rektör olarak atar istemediğini bir yolunu bulup görevden el çektirir, ya da görevine son verir. Hafızalarda karşılığı hemen şekillenen bu liste her alanda böyle uzayıp gider. Soru şudur: Demokratik olduğu iddia olunan bir düzen nasıl olur da böyle bir hale gelebilir? (Bu başka bir yazının konusu.)

Sonuç

Sonuç olarak denilebilir ki son çeyrek asırda neo liberal sistemler büyük şirketleri semirtti, zenginlerin kazancını katladı, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksullar ise daha da yoksullaştı. Türkiye’de olduğu gibi. Açlık sınırının altında kalanlar düne göre daha çoğaldı ve üstelik bunlar için bir şey yapılmadı, aç biilaç kitleler kaderleri ile baş başa bırakıldı. Onlar için kılını kıpırdatmayan düzen çeyrek asırda sınırlarına dayandı, artık bu düzenin bu haliyle sürdürülebilir olmayacağını görmek için Trupm gibi adamların damdan düşer gibi gelmesi beklendi. Türkiye’de de toplum tek kişi rejimini bu yüzden benimsemedi.

O yüzden ülkemizde de bu düzen şimdi katmerli bir çıkmazla karşı karşıya. Bu kriz nasıl aşılacak diye endişeleniyor herkes ve kara kara düşünüyor uzmanlar. Zannımca en büyük boşluk sadece kötü yönetim değil, aynı zamanda bu konuda büyük bir anlatının olmamasıdır. Marx’tan sonra sistemi açıklayan, durumu gerçek boyutlarıyla tespit eden ve kendine göre çıkış yolları gösteren bir  “Kosmogania” nın olmayışıdır. Bu dev delik ancak böyle büyük açıklayıcı ve rasyonel önerileri olan bir kuramla kapatılabilir. Boşluk kendini dolduracak böyle bir büyük çıkışı beklemektedir.

Türkiye’de ise yapılacak seçimle iş başına gelecek yeni iktidarın bunları görerek güven oluşturması çok önemlidir. Bunun da ayakları popülizm yerine demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıyı tesis etmekten geçiyor. Bu noktada değişim isteği bugün en üst noktaya ulaşmıştır. Bütün mesele değişimin niteliğine, hızına ve yönüne zamanında doğru müdahale etmekten geçiyor.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir