Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Ahmet Özer Bilindiği üzere, çağımız kalkınma çağıdır. Kalkınmanın ise iki değerli kaynağı var: Bunlardan biri insandır öbürü ise bilgidir. İnsanı dönüştürmenin en etkili... Kalkınma Sürecinde Bilimin-Bilginin Rolü ve Mersin Üzerine Bir Değerlendirme
Gönderiyi Paylaşın

Prof. Dr. Ahmet Özer
Toros Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi

 

1. KALKINMA VE BİLGİ

Bilindiği üzere, çağımız kalkınma çağıdır.

Kalkınmanın ise iki değerli kaynağı var: Bunlardan biri insandır öbürü ise bilgidir. İnsanı dönüştürmenin en etkili yolu eğitimdir. (Örgün) eğitimin en üst seviyesi ise üniversite eğitimidir. Çünkü üniversiteler ülkenin hem yönetim hem de üretim kapasitesi için nitelikli insan yetiştirirler.

Bilgiye gelince, (bu konuda sadece şu kadarını söyleyeyim:) çağımızda bilgiyi üretenler yönetecek onu sadece tüketenler ise yönetilmeye mahkum olacaktır.

Bu iki unsurun yaratılmasında üniversitenin misyonu nedir?

  • Bilgiyi üreten de, nitelikli insan yetiştiren de üniversitedir.
  • Üniversitenin bilgi üretmek ve nitelikli insan yetiştirmek yanında üçüncü bir görevi daha var. O da toplumsal katkı yaratmaktır.

Bunun için üniversitelerin üç maymunu oynamaktan vazgeçmesi ve fildişi kulelerden inmesi lazım.  Yani, üniversite sanayi, üniversite ticaret, üniversite kent iş birliğini kurmaktır bu görev. Üretilen bilginin hayata geçirilmesine öncülük etmektir. İşte biz Toros Üniversitesi olarak  bu çaba içindeyiz. Bilimsel araştırmalar yapmak yoluyla bilgi üretmek, nitelikli öğrenci yetiştirmek yanında kentle birlikte toplantılar, sempozyumlar, paneller, konferanslar yapmamızın ana amaçlarından biri budur.

Değerli okurlar,

Bunları neden diyorum.

Çünkü sizlerin de bildiği gibi ülkemiz birçok yüzyılı ıskaladı.

18. Yüzyılda batıda aydınlanma hızla gelişti, dininde reform hareketleri uç vermeye, bilimin yavaş yavaş egemen olmaya, sanatın üstündeki yasakların kalmaya başladı ve böylece Rönesans dediğimiz döneme girildi. Batıda ortaçağ sona ererken Osmanlıda bilime karşı dinin bütün alanlara egemen olduğu, her türlü eğitimin medreseye bağlandığı, bütün bilim ve yönetici sınıfın buradan yetiştiği, yayının olmadığı, resmin ve görsel sanatın günah olduğu bir dönem yaşanıyordu. Böylece aydınlanmanın sembolü ve yayıcısı matbaada yasaktı, bu yüzden matbaa batıda kullanılmaya başlandıktan ancak 300 yıl sonra Anadolu’ya girebildi.

Oysa ilk bilim nüveleri Mezopotamya’da gelişmiş, ilk üniversite Urfa Harran’da kurulmuş, bilim buradan Yunana oradan Roma’ya geçmişti. Batı orta çağ karanlığını bütün dehşetiyle yaşarken Anadolu 12-13. Yüzyıllarda müthiş bir hümanizma ve aydınlanma yaşıyordu. A. Yesevi’nin, Hacı Bektaş’ı Velinin, Yunusun, Mevla’nın çağdaşlarını aydınlattığı dönemde batıda bilimsel çalışmalar yapanlar Galileo gibi aforoz ediliyordu. Sonrasında durum tam tersine döndü ardından gelen çağların hakkı verilemedi, gerilemem başladı.

19. yy II. Mahmut ve ondan sonra tahta geçen oğlu Abdülmecit batıdaki gelişmeleri yanlış okuyarak; gelişmelerin ve ilerlemenin önünü açacağına aksine merkezileştirme politikası yoluyla Osmanlı’nın çökmekte olan çatısını onarmaya çalıştı; bunu başarmadığı gibi kökü o güne kadar dayanan bugünkü sorunların tohumlarını ekti. Örneğin Kürtlerle Türkler arasındaki ip il kez o zaman merkezin taşra üzerindeki vidaları sıkıştırmasıyla kopmuş bunun sonucunda ilk ulusal nitelikli Kürt isyanı Bedirhan Beyin öncülüğünde Botan’da patlak vermiş, bir daha da Kürt-Türk birlikteliği ve beraberliği doğru dürüst dikiş tutmamış, sorun inişli çıkışlı bir seyir izleyerek bu güne kadar gelmiştir. Oysa o dönem Fransa Devrimi eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavramlarını dünyaya hediye etmiş, bunu gereğini yapanlar demokrasi yolunda ilerlerken diğerleri içe kapanarak hem ideolojik hem de teknolojik açıdan geri kalmış, bir türlü bu girdaptan kurtulamamıştır. Üst yapıda bu yaşanırken alt yapıda da 1855 yılında Kırım hezimeti ve borçlanma ile ekonomik çöküş başlamıştır. Böylece aydınlanma gerçekleştirilememiş, sadece batı taklit edilmiş, taklitçiliğin ilerleme olduğu yanılgısı yıllarca sürmüştür.

Bu meyanda 19. yüzyılda batının sanayi devrimi boyutlanırken Osmanlı padişahları kendi taht korkuları nedeniyle bu değişime karşı durmuş, sonunda değişim dışı kaldıkları için tahtlarından olmuşlardır. Osmanlı o dönem dört cephede savaş ve toprak kaybederek 10 milyon metrekareden 1 milyon metrekarenin altına inmiştir.

20 yüzyılda batı altyapıda ekonomik gelişmeyi, üstyapıda ise demokratik gelişmeyi sağlarken, başta İttihat Terakki sonrasında ardılları Avrupa’daki faşizan gelişmelerin de etkisiyle farklılıkları teke indirmeye çalışmış bu yaklaşımıyla hem farklılıkların zenginlik yönünü köreltmiş, hem de toplumsal siyasal ve etnik sorunların büyümelerine yol açmıştır. Başta Kürt meselesi, Alevi meselesi, emek sermaye meselesi, asker-sivil meselesi olmak üzere birçok mesele bu günlerden mayalanarak günümüze gelmiştir.

Benzer bir durum teknolojide de yaşanmıştır. Dünya 20 yüzyılda kitle iletişin ve ulaşım olanaklarında muazzam bir ilerleme sağladı ve 20. yüzyılın ikinci yarısında uzayda iletişim devrimi gerçekleşti. Bu sayede bilginin üretilmesi, saklanması ve iletilmesi kolaylaştı. Bilgiyi üretenler sadece yönetmekle kalmadılar, zenginleştiler. Böylece sanayi dönemi adeta kapanarak bilişim çağına geçilmiş oldu. Bu durumu bir örnekle açıklayacak olursak, iki bin yılında yapılan bir araştırmaya göre 100 bin işçinin çalıştığı, 100 yıllık ömrü olan ve yaklaşık 100 ülkede üretim yapan bir sanayi devi olan Ford Firmasınn toplam değeri 100 milyar civarında tespit edilmişken, 1990 yılında kurulan ve araştırmanın yapıldığı yılda sadece 10 yıllık ömrü olan bir elemanın çalıştığı Microsoft şirketinin değeri ise 500 milyar dolar olarak hesap edilmiştir. Bu örnek her şeyi ortaya koyuyor. Nitekim 1 kg kum geleneksel toplumda harç için kullanıldığında değeri 1 sentken, aynı kilo kumdan sanayi döneminde elde edilen cam 1 dolara satılıyor, aynı kilo kumdan bilgisayar çipi yapıldığında bin dolara satılabiliyor. Türkiye bu gelişmeleri de yakalayamadı, maalesef bu dönemi de ıskaladı.

Şimdi 21. yüzyılın başındayız. İnsanlık dev adımlarla ilerliyor. Bundan nasibini almak için uygarlığın yönettiği değerleri benimsemek ona göre davranmak gerek. Aksi takdirde ilerlemiş ülkeler bir üst aşamaya geçerken, siz kendinizi ilerlemiş saysanız bile gene onları geriden izlemek ve 21. Yüzyılı da ıskalamak durumunda kalabilirsiniz.

Sonuç itibariyle;

18. Yüzyılın aydınlanmasını ıskaladık; matbaa bu ülkeye zamanında giremedi.

19. Yüzyılın sanayi devrimini ıskaladık; fabrika, girişimcilik bu ülkeye zamanında giremedi.

20. Yüzyılın elektronik devrimini ıskaladık; teknoloji bu ülkeye zamanında giremedi.

Şimdi 21. Yüzyıl bilgi ve iletişim teknolojilerinin yarattığı 3. sanayi devriminin eşiğindeyiz, bari bunu ıskalamayalım.

Türkiye’nin 21. Yüzyılı ıskalamamak amacıyla, 2023 için birbiriyle bağlantılı iki büyük hedefi var. Bunlar;

  1. Demokrasisini tekamül ederek AB’ye tam üye olmak.
  2. Dünyanın ilk 10 büyük ekonomisi içine girmektir.

Bu iki büyük hedefi gerçekleştirmenin önünde birbiriyle bağlantılı iki engel var:

  1. Siyasal istikrarı sağlamak
  2. Bölgelerarası dengesizliği gidermektir.

Bunları aşarak kalkınmamızı gerçekleştirmek için ekonomik olarak cazibe merkezleri yaratmalıyız. İşte bu merkezlerden biri Mersindir.

2.KALKINMA VE KENTLEŞME SÜRECİNDE MERSİNDEKİ GELİŞMELER

2.1.Özet Olarak Türkiye’deki Kentleşme Süreci

Türkiye’de modern anlamda kentleşmeyi 150 yıl öncesine giderek başlatmak mümkündür. Ondan öncesi modern öncesi “yayalar” dönemi kentidir denilebilir.  Cumhuriyet dönemi itibariyle bir tasnif yapmak gerekirse bu dönemi üç bölüm altında ele almak mümkündür.

1.1923-1950 Ulus devletin kentleşmesi

2.1950-1980 Emek gücünün kentleşmesi

3.1980-sonrası, Sermayenin kentleşmesi

Birinci dönemdeki (1923-1950 ) kentleşme deneyiminde devletçilik uygulamaları sonucunda gelişen kentleri görmekteyiz. (Nazilli, Kırıkkale, Ereğli gibi) Planlı ve modern bir kent mekanı yaratmak hedefleniyor.

İkinci dönemde ( 1950-1980 ) tarımda makinalaşma boş işgücünü ortaya çıkartırken, kentlerdeki sanayileşme de  bir çekim alanı oluşturuyor ve göç başlıyor. Buna ek olarak II. Dünya Savaşı sonrası antibiyotiğin devreye girmesi ile çocuk ölümleri azalıyor ve nüfusun iç dinamikleri ile hızla artmasıyla kentlerde biriken nüfus; devlet tarafından alt yapısı olan arsa ve konut üretilemeyince kendi konut sorunlarını kendi olanakları ile bildikleri yol ve yöntemlerle komşularının ve daha önce gelenlerin yardımları ile pratik yoldan çözmeye çalışıyor. İşte ortaya çıkan bu yeni tablonun adı “gecekondu”, bu süreç de gecekondulaşma oluyor. Böylece yeni plancıların yetişeceği yeni olanaklar açılmaya başlıyor. ODTÜ’deki bölge planlama bölümü gibi. Mantık şu: “öyle adamlar yetiştirelim bize gelişmeleri onlar görüp söylesin, biz de ona göre planlayalım.”

Özet olarak bu dönemde İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri gözlemleniyor. Kırdan kente göçler ve tarım sektöründe modernleşme söz konusu. Tarım temelli ihracata dayalı bir gelişme stratejisi izleniyor. Bu dönemde, kentin yeni yoksulları, konut ve iş sorununa gecekondu ve enformel sektör ile yanıt veriyorlar. Kentler yağ lekesi şeklinde büyüyor. İlk gecekondulaşma bu dönemde başlıyor.

Üçüncü dönem (1980-sonrası), kentler, merkezi yönetimin aktardığı kaynakların, belediyeler aracılığıyla yatırıma dönüştüğü odaklar haline getiriliyor. Büyük sermaye grupları da gözlerini kentlere çeviriyor. Büyük alış veriş merkezleri, 5 yıldızlı oteller, iş merkezleri inşa ediliyor. Pek çok çokuluslu şirket boy gösteriyor. Kent merkezleri çeşitlenip dağınıklaşarak büyürken, plazalar, iş ve alış veriş merkezleri kent merkezlerini tamamlayan en önemli öğeler haline gelmiş, Migros, Carrefour gibi uluslararası nitelikte olanlar da dahil, büyük kent merkezlerinde ve çevresinde hipermarket adaları ortaya çıkmaya başlamıştır.

2.2.1980’lerden Günümüze Uzanan Süreç

1980 sonrası Sermayenin kentlere olan ilgisindeki artış, kentlerin yapılanmasını ve bu çerçevede oluşan ilişkileri dramatik bir biçimde değiştirmeye başlamıştır. Bu değişimin en çarpıcı boyutu kentsel kutuplaşmanın daha önce görülmedik düzeylere ulaşmasıdır. Orta ve üst gelir grupları kentlerin içinde ve dışında kendi yaşam biçimine uygun mekanlar yaratmaya yönelip, kendisini kentin çalışan sınıflarından soyutlarken, emekçilerin yaşadığı alanlarda hem sosyal hem de mekânsal anlamda yoksullaşma sürecini derin bir biçimde yaşamaya başlamıştır. Diğer bir anlatımla kentler birbirinden hem sosyal hem de mekânsal anlamda kopmuş, zengin ve yoksul gettoların yoğunlaşmasına sahne olmaya başlamıştır. Bu tür gettolaşma sürecinde en belirleyici öğelerden birisi, üst gelir gruplarının daha önce yaşamayı tercih ettikleri kentin merkezi alanlarını terk ederek, kentin dış cephelerine yönelmeleri olmuştur.

1980 sonrası diğer bir etkisi de bu neoliberal politikalarla birlikte, küreselleşmeye eklemlenme ve AB atılımının bu süreci daha da hızlandırmış olmasıdır. Bu dönemin en önemli belirleyici iki faktörü şudur:

Birincisi, daha önce tek tek binaların eklenmesiyle büyüyen kent yeni dönemde toplu konutların eklenmesiyle büyüyor. Böylece yeni bir planlama anlayışına geçiliyor. Toplu konut, sağlık kentleri, üniversite kampüsleri, kooperatif birlikleri ile kent geometrik bir biçimde büyük alanlara ve kentin hinterlandına yapılarak büyüyor. Büyük metropoller oluşuyor ve yeni Büyükşehir belediyeleri kuruluyor.

İkinci olarak bakış açısı değişiyor. İnsana dışardan verilen (merkezi bir) planlamadan daha katılımcı bir planlamaya geçiliyor. Çünkü bu durum “temsili demokrasinin” eksiklerinin tartışıldığı bu eksikliklerin “katılımcı demokrasi” ve sivil toplum örgütleri ve girişimciliği ile kapatılması gerektiğinin tartışıldığı bir döneme geçiliyor.

1980 sonrası devletin küçülmesi söylemiyle, refah devletine özgü uygulamalar da sona eriyor. Bu durum, sınıfsal dengeleri de değiştiriyor. Daha önce görülmemiş boyutta bir gelir kutuplaşması görülüyor. Bu dönem, kentsel süreçler açısından, kentleşme süreçlerine damgasını vuran, farklılaşma ya da çeşitlenme dinamikleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan ayrışma eğilimleri dönemidir.

1990’lı yıllar kentlerin dışında oluşan korunaklı zengin konut sitelerinin oluşumuna şahit olurken, bu gelişmeye paralel bir başka gelişme de kent merkezlerinin içinin boşaltılması olmuştur. Bu dönem Türkiye ekonomisinin dışa açıldığı ve küreselleşme dinamiklerinden derin bir biçimde etkilenmeye başladığı bir dönemdir. Bu dönemde hem kentler dönüşüyor, hem de kentli toplumsal grupların kente yönelik stratejileri ve konumları değişiyor. Sermaye kentleşirken, sınıfsal kutuplaşmalar artıyor, her sınıfsal katman heterojenleşiyor.

Bir diğer gelişmede artık 2000’li yılların büyük mega kentleri hem yerel hem küresel ağların kurum, kuruluş ve işleyişlerin buluştuğu mekanlar haline gelmiş oluyorlar.

Sonuç olarak, günümüz kentleşme dinamiği içinde modernizmin eleştirisi üzerine kurulu post-modernist ve küresel kentleşme anlayışının benimsendiği belirtilebilir. Bu bağlamda post-modernizm açısından kentler, çoğulculuğun, farklılığın ve çeşitliliğin egemen olduğu bir mekandır. Küreselleşme açısından, kentler, yerel ve küresel ilişki ağlarının kesişme noktası olarak tanımlanmaktadır.

3.GENEL OLARAK MERSİN’İN KENTLEŞ(EME)ME İLE İLGİLİ SORUNLARI

Mersin’in kentleşme sorunları demografik, ekonomik ve sosyo-kültürel kentleşme ve değişme ile yakından ilişkilidir. Bu belirlemenin ışığında Mersin’e baktığımızda şunları görüyoruz.

a.Mersin kenti demografik olarak büyümüş ama dönüşememiştir: Mersin demografik olarak kentleşememiş, ancak almış olduğu göçler sonucu bir “demografik şişme” ya da “nüfus büyümesi” ile karşı karşıya kalmıştır.

b.Mersin ekonomik olarak kimliğini bulamamıştır: Kent doğusunda bulunan Adana’ya özenmiş ama bir “Sanayi Kenti” olamamış, batısında yer alan Antalya gibi bir “Turizm Kenti” de olamamış, arada kalmıştır.

 c.Mersin sosyo-kültürel açıdan “kentlileşme” sürecini tamamlayamamıştır: Mersin’e göç ederek gelen göçzedeler, ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle normal kent alanlarında bir konut edinemedikleri için kentin civar mahallelerine ve varoşlarına sürüklenerek ya bir barınarak ya da bir gecekonduda barınma ihtiyaçlarını kendi olanakları çerçevesinde “pratik olarak” çözme yolluna gitmişlerdir.  Gelenler kırsal yaşam pratiklerinden kopmuş ama kentli de olamamış, arada kalmıştır.

Bir Ad Altında Üç Ayrı Kent

Sonuçta bugün Mersin’e baktığımızda bir isim (Mersin adı) altında üç ayrı kent görüyoruz:

1-Biri sembolik olarak Hilton-Merit hattında yer alan, caddelerinde Kadillak ve Limuzinlerin görüldüğü, ortalama yıllık geliri 20-30 bin dolar civarında seyreden, bahçesi, havuzu olan lüks konutlarda oturan kesimlerin oluşturduğu bir merkezi Mersindir.

2-Öbürü bu “merkezi Mersin’i çepeçevre sarmış; kente göç ederek gelmiş kesimlerin oluşturduğu varoşların Mersin’idir.

3-Üçüncüsü ise bu ikisinin otatasında ucuz yaşam, ılıman iklim sevdasıyla şehre gelen emeklilerin oluşturduğu, orta gelirlerinin veya emeklilerinin Mersin’i bulunuyor.

Hedef ve görev şimdi bu üç kenti tek kente haline getirmek olmalıdır. Peki ne yapmak gerekir.

4.KALKINMA VE KENTLEŞME AÇISINDAN YENİ BİR BAKIŞ AÇISI VE ÖNERİLER

Mersinin nadide güzellikleri var. Mavi Akdeniz’i, yeşil Torosları, ikisinin arasında yer alan narenciye bahçeleri, üç büyük dinin kutsal mekânları, Roma’dan beri gelen ve hala ayakta duran yerleşkeleri var. Mersin kalkınması için kendine “üç t stratejisini” seçmiş bulunuyor. Tarım, ticaret ve turizm. Bunlara tarıma dayalı sanayiyi, lojistiği, üniversite ve kongre kenti olmayı da eklemek gerekir.

Yapmamız gereken şey bu zenginliklerimizi gelecek projeksiyonumuza entegre etmektir. Markaları olan bir dünya kenti olmak istiyorsak; bizim için “sihirli bir değnek” olan SÜRDÜRÜLEBİLİR YARATICI EKONOMİK KALKINMA İLE EŞGÜDÜM İÇİNDE KENTLEŞME kavramını bir an önce hayata geçirmektir. Bunun için;

4.1. Tarım, Ticaret, Turizm Ve Teknoloji

  • Mersinin turizmden hak ettiği payı alması gerekir.

Dünyada turizmin % 37 si kültür turizmi olduğunu biliyoruz. Tüm Dünyada da kültür turizminin geliştirildiği kentler oluşturulmaya çalışılıyor. (Bir örneğin, 1994 yılında İtalya’nın Matera kentine gitmiştim. Matera mağaralarıyla meşhur bir kasaba; her yıl binlerce turistin ziyaret ettiği bir mekan. Materalılar Turizm ile kültürü birleştirmiş adına “Kal-tür” dedikleri yeni bir sektör oluşturmuş. Bu sektörle kendilerini dünyaya tanıtıyor güzelliklerini ve ürünlerini pazarlıyorlar. )

  • Mersinin üç üniversitesiyle kültür kenti olması gerekir.

Kültür, Müze, Opera bir kente yaratıcı kişilerin de daha çok gelmelerini ve kentin  gelişmesini sağlıyor. Kültür ve turizm ilişkilerinde anlatılan Dünya kentleri ile Mersin’i kıyasladığımızda, onlardan hiç aşağı kalmadığını hatta kentimizin bilinen, bilinmeyen bir çok zenginliklerinin de fazlasıyla olduğu görülüyor.

  • Mersin üstündeki rehaveti atarak “teka off” aşamasına geçmeli

Mersinde mevduat ve yatırım dengesizliği söz konusu. Bu dengeyi Antep, Konya, Kayseri, Denizli gibi kentler yakaladı ve büyük aşamalar kaydettiler. Mersin bunu neden yapmasın? Bir kentin finans sermayesi, endüstriyel üretimi çok büyük olabilir…. Çok büyük iktisadi tesislere sahip olabilir…. Ancak, bunlar o kenti bir marka ve dünya kenti yapmaya yetmez. Finansı kültürle birleştirseniz işte o zaman “kalkış aşamasını ” yakalarsınız.

  • Mersin yönetim dinamiklerini ve yaratıcı ekonomi modelini harekete geçirmeli.

Yaratıcı ekonomi ve kültür sermayesi dediğimiz şey, her çeşit sanat, medya, tasarım, mimari, müze gibi sosyal değerleri; yani, sosyal sermayeyi ekonomiye entegre etmek ve olaya daha bütüncül bakmaktır. Günümüzde kültür sermayesi; gelişmiş ülkelerin en önemli gelir kaynağı ve gerçek katma değeridir. Soru şudur: Sanatı, müzeleri Paris ekonomisinden çıkartabilir misiniz? Modayı Milano ekonomisinden çıkartabilir misiniz? Hollywood’u Amerika ekonomisinden ve dış politikasından çıkartabilir misiniz?

4.2. Kültür, Sanat ve sporu Kent Açısından İşlevsel Kılmak

Mersin’in ekonomisinin gelecek projeksiyonu sosyal sermayesinin, sporun, kültürün kent ekonomisine entegre etmesi olmalıdır.  “Mersin için bir dönüm noktası olabilecek 2013 Akdeniz Oyunları sürecinde, bu yeni yaratıcı ekonomi ve kültür sermayesinin entegrasyonunu sağlayabilirsek; kenti her aşamada buna göre geliştirebilirsek; işte o zaman Mersin yaratıcı bir kent olur

Soruya devam edelim. “Bunun için kaliteli bir Etnografya müzemiz var mı? Konser ve tiyatro salonlarımız yeterli mi? Tarihi eserlerimiz restorasyon görüyor mu ve bunlar dünya turizminde bir destinasyon mu? Kaç tane festivalimiz var? Kentin görünümü bizi bir dünya kenti yapacak şekilde kurgulanıyor mu? Sanat Galerilerimiz dünya çapında ilgiyi çekecek kalitede mi? Kentin imarında konutlardan otellere, ibadethanelerden spor tesislerine, köprü ve üst geçitlerinden kaldırımlarına kadar bir bütüncül konsept düşünülüyor mu? Yoksa, bir birinden bağımsız bir kolaj görüntüsü mü veriyor.”

Yaratıcı kent ve yaratıcı ekonomi kültür sermayesi entegrasyonu ile kurgulanır. 2013 Akdeniz Oyunları vesilesiyle Mersin bu süreci başlatmalı. Bir dünya kenti, bir marka kent olmak istiyorsa Mersin kültür sermayesinin yaratacağı o muhteşem katma değerden yararlanılmalıdır. Bu bağlamda New York’un, Milano’nun, Londra’nın, Paris’in yaratıcılığını, Mersin’in gerçeğinden uzak tutmak mümkün değildir.

Ticaretiyle, sanayisiyle, sosyal ve kültürel sermayesiyle, toplumsal istikrarıyla Mersin kalkış aşamasını hedef olarak belirlemeli ve bunları birbirine entegre etmeye çalışmalıdır. Kentin imarında konutlardan otellere, ibadethanelerden spor tesislerine, köprü ve üst geçitlerinden kaldırımlarına kadar bir bütüncül konsept düşünülmeli..

4.3. Kentin Önündeki Üç Hedef Yılı

3 hedef yılımız var ve bu aradaki süreleri master planları, kalkınma ve gelişme palanları ile planlamalıyız ki hedeflere etkili, suratlı ve doğru biçimde ulaşalım.

1)Kısa  vadeli hedefimiz 2013 Akdeniz Oyunları; (iyi planlanırsa bir sıçrama tahtası görevini görecek olan Akdeniz Oyunları, kötü planlandığında ayağımıza dolanabilir. O yüzden tedbirlerimizi şimdiden kılı kırk yararak almalıyız)

2)Orta vadeli hedefimiz 2023 Cumhuriyetin 100. Yılı (bütün Türkiye’nin kilitleneceği bu hedefe Mersin de kilitlenmeli, yaptıklarıyla 2023 yılında Türkiye’nin yıldız kenti olmalıdır. Bunu hak ediyor çünkü.) ve,

3)Uzan vadeli hedef ise 2050 yılıdır. (2050 Mersinin Habitat II’nin belirlediği sürdürülebilir, yaşanabilir ve hakçalık bakımından artık Türkiye kentleriyle değil dünyanın yıldız kentleri ile yarışma dönemi olmalıdır)

Eğer kısa vadede gerekli yatırım ve atılımları yaparsak 2013 yılında ortaya çıkacak tablo bir sıçrama noktası olursa; 2023 yılına kadar Mersini Güneyin ve Türkiye’nin parlayan yıldızı ve model kenti yapabiliriz ve sonrası gerçekten dünya kenti Mersin şiarıdır.

4.4.Kentleşme Açısından Atılması gereken 3 Adım

1. Kentin eski dokusunu onarmak suretiyle, kullanarak korumak (vilayetin  başlattığı -aslında büyükşehir belediyesinin üstenmesi gereken- tarihi yarımada restorasyonu buna işaret ediyor)

2. Kentin çürüyen dokusunu yenilemek, (Ancak kentsel dönüşüm projeleri yaparken “proje demokrasisi” çerçevesinde katılanların onayını almak ve katılımını sağlamak gerekir. Kant’ın deyimi ile “insan amaçtır, araç olarak kullanılmamalı”, insanın yaşamı rantta feda edilmemeli. Dolaysıyla insanın olmadığı ve paydaşlarının onayının alınmadığı projelerin başarı şansı yoktur. İkinci olarak kentsel öznel mimarı ve insanı yaşam alanı ranta feda edilmemesi gerektiği gibi kentsel dönüşüm içinde ortaya çıkan rantların adil paylaşımına dikkat edilmelidir.)

3. Yeni çevre kentlerle kenti rahatlatmak. (Mersin yoğunluğu her geçen gün artan bir kent. Nefes alamaz hale gelen alanlar var. Kentler de canlı varlıklar gibidir. Belki tavuklar gibi pat diye düşüp ölmezler ama siz ona can çekiştirirseniz o da size çektirir. O yüzden rahatlatmak gerekir. Bu noktada eğitim, sağlık, spor vb çevre kentleri oluşturmak elzemdir)

4.5. Dikkat edilmesi Gereken Üç Husus

1. Mersini, Silifke -Tarsus hattında ve hinterlandında “Bir Bölgesel Bileşik Kent” modeliyle planlamak lazım. Çünkü buralar artık iç içe geçmiş; kara ve deniz ulaşımı, atık ve arıtma tesisleri, hava ve deniz kirliliği diğer çevresel sorunlar, ekonomik kalkınma ve entegrasyon ancak bölgesel planlama anlayışıyla sonuca ulaştırılabilir.

2. Yaratıcı ve sürdürülebilir bir ekonomiyle kentin bütün dinamiklerini canlandırmak ve harekete geçmek gerek. Mersin yönetim dinamiklerini ve yaratıcı ekonomi modelini harekete geçirmeli.

3. Kentin gelişme stratejisi olan ”3 T” (tarım, turizm, ticaret)’e bir de “Üniversiteler ve Kongreler Kenti” kimliğini eklemek gerekir. Mersinin üç üniversitesiyle kültür ve kongreler kenti olması gerekir. Kültür, Müze, Opera bir kente yaratıcı kişilerin de daha çok gelmelerini ve kentin gelişmesini sağlıyor.

SONUÇ

On yıllardır kalkınmanın stratejisini çizme konusunda tartışıyor Mersin? Neden bir Antalya, bir Konya, bir Antep, bir Kayserinin, Denizli’nin yaptığını yapmadık diye? Üstelik bizde olan birçok nadide özellik onlarda yok. Şimdi artık zamanıdır ve zamanın ruhu bizi çağırıyor.

Şimdi bu cevabı bulma aşamadayız. Tarıma dayalı sanayi ürünlerinin ihraç edildiği bir üs; inanç, tarih, kültür ve kongre turizminin odak noktası; liman ve lojistiğin başkenti bir ticaret merkezi; üç üniversitesiyle araştırma geliştirme ve demonstrasyonların yapıldığı bir teknoloji merkezi olmak için mersin bizim çabalarımızı bekliyor, girişimcileriyle, yetişmiş insan gücüyle, sivil toplum kuruluşlarıyla, yerel yönetimleriyle ve üniversiteleriyle bizleri çağırıyor. Buna kalkış aşaması diyoruz. Yani uçağın havalanmadan önce tekerlerinin pistten kesildiği ve en zorlandığı an. İşte Mersinimiz de şimdi bu take off (kalkış)aşamasında bir değişim yaşıyor.

Burada bize düşen, diğer bir deyişle yapmamız gereken şey; zamanın ruhunu ıskalamadan bu değişimin hızına, yönüne ve niteliğine hep birlikte müdahale etmek, katkıda bulunmaktır. Sn valimizin, belediye başkanlarımızın, iş ve üniversite aleminin öncülüğünde, hep birlikte el ele verirsek başaracağımıza inanıyorum.

Sonuç itibariyle, ticaretiyle, sanayisiyle, turizmiyle, sosyal ve kültürel sermayesiyle, toplumsal istikrarıyla Mersinin kalkış aşaması hedefini gerçekleştirmesi için bunları birbiriyle entegre etmeye çalışmalı. Çünkü yaratıcı kent ve yaratıcı ekonomi bunlarla ve kültür sermayesi entegrasyonu ile kurgulanır. 2013 Akdeniz Oyunları vesilesiyle bu süreci başlatmalıyız. Bir dünya kenti, bir marka kent olmak istiyorsak, kent kültür sermayesinin yaratacağı o muhteşem katma değerden yararlanılmalı ve dünyadaki emsallerimizle yarışmalıyız. New York’un, Londra’nın, Paris’in yaratıcılığını örnek almalı ve bu hedefe yürümeliyiz…

Bunu başarabilirsek (ki başaracağımıza inanıyorum) kısa sürede Mersini Akdeniz’in ve Türkiye’nin güneyde parlayan yıldızı haline getirebiliriz. Ben bu potansiyelimizin ziyadesi ile olduğunu düşünüyorum. Bu amacı gerçekleştirmeye katkı sunacak olan herkese şimdiden selam olsun.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.