Siyasal Paradigmalar
Yunus Emre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş döneminde CHP’nin izlediği dış politika üzerinden yaptığı açıklamalar, bugün Türk dış politikasının içerisinde bulunduğu krizi... Çarpıtılan Tarih ve Gerçekler

Yunus Emre
27. Dönem Milletvekili
Dışişleri Komisyonu Üyesi
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu Üyesi

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş döneminde CHP’nin izlediği dış politika üzerinden yaptığı açıklamalar, bugün Türk dış politikasının içerisinde bulunduğu krizi kamuoyundan saklama amacını taşımaktadır. Devlet başkanı konumunda bulunan bir kişi siyasi amaçlarla devletlerarası ilişkiler tarihini çarpıtmakta ve Cumhuriyetimizin iki büyük kurucusuna dönük yıllardır sürdürdüğü iftiralarına bir yenisini eklemektedir.

Cumhurbaşkanının CHP’yi doğrudan hedef alarak sarf ettiği “Bıraktığı kömirasın ceremesini 83 milyon olarak halen biz çekiyoruz. Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkılmaması ile adalar meselesinde ürkek davranılmasının ülkemize çok büyük maliyetleri olmuştur. Sadece uğrunda şehitler verdiğimiz toprakları kaybetmedik, aynı zamanda güneyimizdeki zengin enerji kaynaklarının da dışında bırakıldık. Aynı şekilde Ege ve Akdeniz’de yüzleştiğimiz kronik sorunların temelinde bu dönemde yapılan yanlış hamleler bulunuyor.

Zamanın şartlarına sığınarak hataları örtmeye çalışmak kolaycılıktır. CHP’nin, anakaramızdan bir taş atımı mesafedeki adaların nasıl elimizden alındığını milletimize izah etmesi gerekiyor. CHP, bu kömirası ile hesaplaşmak yerine pişkince bizi eleştirmekte bizi suçlamakta, Rum ve Yunan tezlerinin savunuculuğunu yapmaktadır.” ifadelerini kabul etmemiz mümkün olmadığı gibi, bu sözler tarih bilgisinden yoksun bir zihniyetin dış politikadaki kendi hata ve öngörüsüzlüğünün de sorumluluğunu her zaman olduğu gibi CHP’ye yükleme kolaycılığından da başka bir şey değildir.

Adalar’ı CHP Bırakmadı

İlk olarak, Cumhurbaşkanının yıllardır dile getirdiği Ege Denizi’ndeki Adaların CHP döneminde bırakıldığı iddiası doğru değildir. Adalar konusu tartışılırken güneyde yer alan Oniki Ada ile Kuzeydoğu Ege’de bulunan Adaların birbirlerinden ayrı tutularak değerlendirilmesinde fayda vardır.

Oniki Ada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan önce 1911-1912 yıllarında Osmanlı-İtalya arasında yapılan Trablusgarp Savaşı esnasında İtalyanlar tarafından işgal edilmiş ve 1912 yılında imzalanan Uşi Antlaşması’ndan sonra da bu adalardaki İtalyan işgali devam etmiştir. O dönem İtalyanların Osmanlı’yı siyasi ve askeri olarak zorlamak amacıyla bu savaşı Akdeniz’e yayması ve 1912 Nisan’ında Ege’ye bir harekat başlatması ile Osmanlı denizde üstünlük sağlayan İtalya’ya karşı etkisiz kalmış ve Rodos’taki küçük direniş sayılmazsa Osmanlı İmparatorluğu, kaybedilişi sürekli Cumhuriyet tarihine ve CHP’ye atfedilen Oniki Ada’yı savaşmadan İtalyanlara bırakmıştır.

Kuzeydoğu Ege Adaları ise, 1912-1913 yılları arasında gerçekleşen Balkan Savaşları sırasında Yunanistan tarafından işgal edilmiştir. Hatta bugün ülkemize ait olan Gökçeada ve Bozcaada’nın da bu dönemde işgal edilen adalar arasında olduğu unutulmamalıdır. Sonuçta 1913’de Atina Antlaşması imzalanır ve bu antlaşmayı takiben gerçekleşen Londra Büyükelçiler Konferansı’nda alınan kararla Cumhurbaşkanı tarafından sıklıkla CHP’yi suçlamak için kullanılan Kuzey ve Doğu Ege Adaları (Gökçeada ve Bozcaada hariç), büyük güçler tarafından Yunanistan’a bırakılır. Üstelik, Osmanlı İmparatorluğu’na bırakıldığı tebliğ edilen Gökçeada ve Bozcaada’daki işgal dahi Birinci Dünya Savaşı yıllarında devam eder.

Burada ortaya konulması gereken çok açık gerçek şudur ki, Cumhurbaşkanı tarafından dile getirilen adaların tümünde hakimiyet 1. Dünya Savaşı’nın (başladığı ve) bittiği yıllarda kaybedilmiş durumdadır.

Atatürk ve İnönü’nün Mücadelesi

Lozan Antlaşması görüşmeleri esnasında Mussolini ve İsmet Paşa’nın yaptığı görüşmelerde Türkiye’nin Meis Adası için de mücadele ettiği ancak İtalyanların Türklerin Meis üzerindeki ısrarlı taleplerine karşılık kapitülasyonlarla ve savaş tazminatları ile ilgili maddede sorun çıkaracaklarını bildirmeleri üzerine Türkiye’nin 1923 yılı Haziran ayına kadar direndiği bu konuda bütün bir barış antlaşmasını Meis için feda etmeyerek konunun gündemden düştüğünü belirtmek gerekmektedir.

4 Haziran 1923 günü Türk delegasyonu Meis Adası üzerindeki ısrarlı taleplerinden vazgeçtiklerini açıklarken adanın Anadolu’nun açık bir parçası olduğunu ancak sadece ve sadece barış yapabilmek için adadaki haklarından vazgeçerek büyük bir fedakarlık yaptıklarını açıklamışlardır. Çünkü Türkiye Meis’in İtalyanlarda kalmasını kabul ederken çöken bir imparatorluk ve işgale uğramış topraklar için verilmiş bir Kurtuluş mücadelesinin ardından bağımsız bir devlet kurma hedefi adalardan daha büyük öncelik olarak kabul edilmiştir.

Ancak 1947 yılına kadar geçen sürede Oniki Ada meselesi Türkiye için hiçbir zaman gündemden düşmemiştir. Çoğu zaman bir güvenlik meselesi olarak karşımıza çıkan sorun Lozan’dan bir yıl sonra 1924 yılında İtalya’nın adalarda silahlanmaya başlaması ile Türkiye için bir saldırı endişesini ortaya çıkarmış ve Türkiye de güvenlik stratejilerini bu tehdide göre yeniden oluşturma yoluna gitmiştir. Bu nedenle İtalya’nın adalarda silahlanma hamlelerine karşı kendi kıyılarında güçlenme yoluna gittiği görülecektir.

Bu dönemde Türkiye bir yandan adalar meselesi ile meşgulken diğer taraftan Musul sorunu nedeniyle bölgeye askeri güç takviyesinde bulunuyor ve doğuda Şeyh Sait İsyanı ile de uğraşmak zorunda kalıyordu. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yenilgi ile çıkmış Türkiye için askeri anlamda yeniden gücünü tesis etmeye çalıştığı bir dönemde birçok cephede uğraştığı sorunlar da tarihsel değerlendirmelerde yok sayılmamalıdır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise Türkiye’nin ısrar ve baskılara rağmen savaşa katılmaması diplomasi tarihi açısından bir başarı olarak kabul edilirken Oniki Ada sorunu etrafında tartışmaları ise sona erdirmemiştir. Oniki Ada’nın savaş sonrası dönemde Yunanistan’a devredildiği zamanlarda Türkiye uluslararası arenada tüm baskılara rağmen savaşa girmediği için savaşın galipleri karşısında zor durumda idi ve güvenliği açısından Sovyet Rusya karşısında ABD ve İngiltere’nin desteğini arıyordu. Dolayısıyla katılmadığı bir savaşın ardından özellikle Sovyetlerin boğazlar üzerindeki taleplerinin bir tehdit olarak kabul edildiği dönemde toprak bütünlüğünü koruma çabasındaki Türkiye’nin yeni toprak talep etmesi hem kazanan devletler açısından kabul edilir bulunmayacaktı hem de Cumhuriyetin kuruluşundaki temel ilkelere bir karşıtlık oluşturacaktı.

Türkiye’nin burada özellikle boğazlar meselesi ile ilgili güvenlik kaygıları da haksız değildi. Dönemin İngiliz Dışişleri Sekreteri Bevin, Türk diplomatları ile yaptığı görüşmelerde Türkiye’nin adalar meselesini gündeme getirmesi durumunda Sovyetler Birliği’nin de boğazlar meselesini gündeme getireceği belirtmiştir. Türkiye ise böyle bir durumda Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile boğazlar üzerinde hakimiyetini uluslararası anlamda da tescil ettirdiğinden egemenliği üzerinden tekrardan gündeme gelecek güvenlik kaygılarını göze alamazdı. Dolayısıyla 1945 yılının sonbaharında boğazlar meselesinin Türkiye’nin önüne tekrardan sunulması ile adalar meselesi de gündemden düşmüş olacaktı.

Tarihi Gerçekleri Çarpıtan Erdoğan

Bu tarihi gerçeklikler ortada dururken bugün artık bir politika üretmekte zorlanan AKP’nin her defasında Cumhuriyetin kuruluş yıllarına, Cumhuriyetimizin tapu senedi olarak kabul edilen Lozan’a ve CHP’ye saldırması, o dönemlerde elde edilen kazanımları yok saymaya ve önemsizleştirmeye dönük hamlelerdir ve kabul edilmesi mümkün değildir. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkmış, parçalanmış bir imparatorluktan bağımsız bir ulus devlet yaratan Lozan Antlaşması’nı sadece adalar ile ilgili maddeler üzerinden bir başarısızlıkmış gibi göstermek, elde edilmiş onca kazanımı yok saymak objektif gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Kaldı ki Lozan’ın başarısını anlamak için Sevr Antlaşmasına bakmak yeterli olacaktır. Ayrıca, dönem içerisinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile uluslararası arenaya Boğazlardaki tam hakimiyetini kabul ettirdiği ve Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarına katılmasının sağlandığı da unutulmaması gereken diğer başarılardır. Bunun yanında dönemin tek parti hükümetinin dış politikasını eleştirirken yönetenlerin takip ettikleri akılcı ve barışçı dış politika sayesinde Türkiye’nin öncülüğünde oluşturulmuş Balkan ve Sadabad Paktı gibi ittifaklar da bugüne gelindiğinde yalnızlaşmış bir Türkiye yaratanların politikaları ile kıyaslanamayacak kadar başarılı girişimlerdir.

CHP’yi dış politika alanındaki kötü mirası ile yüzleşmemekle suçlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülkeye bırakacağı mirasın; hiçbir dostu kalmamış, tüm komşuları ile kavgalı, yurtdışındaki tek toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’ni savunmak yerine yerini değiştirmiş, Adaları bırakmakla suçlarken egemenliği ikinci bir ülkeye hiçbir zaman devredilmemiş adaların işgaline sessiz kalmış, kurumsal akıl yerine kişisel ilişkileri ve iç politik hesapları önceleyen dış politika anlayışına sahip bir Türkiye olduğu unutulmamalıdır.

Türkiye’nin hiçbir sorununa artık bir çözüm üretemeyen AKP’nin dış politika, güvenlik ve barış gibi temel kavramlarda bırakabileceği bir miras olmadığı için Cumhuriyetin ilk kuruluş yılları ile CHP’nin tesis ettiği ve katkı sunduğu barış ve güvenliği hedef alması ise dış politikadaki sıkışmışlıklarının bir göstergesi olarak tarihteki yerini alacaktır.

 

YUNUS EMRE

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir