Siyasal Paradigmalar
Doç. Dr. Yunus Emre Ünlü İngiliz toplum ve siyaset kuramcısı Gerard Delanty Avrupa’nın İcadı başlıklı kitabında Avrupa’nın ne olduğu üzerine kapsamlı bir tartışma yürütür. Kimilerine... Avrupa, Avrupalılık ve Avrupa Konseyi
Gönderiyi Paylaşın

Doç. Dr. Yunus Emre
27. Dönem Milletvekili
Dışişleri Komisyonu Üyesi
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu Üyesi

 

Ünlü İngiliz toplum ve siyaset kuramcısı Gerard Delanty Avrupa’nın İcadı başlıklı kitabında Avrupa’nın ne olduğu üzerine kapsamlı bir tartışma yürütür. Kimilerine göre Avrupa bir coğrafi terim ya da bir coğrafi gerçekliktir. Başka bir görüş ise Avrupa’nın bir fikir olduğu iddiasındadır.

Bu fikir tarihsel olarak çatışmalar ve bölünmeler tarafından şekillenmiştir. Son olarak Avrupa’nın özellikle Soğuk Savaş sonrasında ağırlık kazanan bir kimlik olduğu görüşü de not edilmelidir. Delanty, Avrupa ve Avrupalılık hakkında yanıtlar vermekten çok sorular sorar. Bugün de ülkemizde “Avrupa nedir?” “Avrupalı olmak ne anlama gelmektedir?” “Türkiye ne ölçüde Avrupalıdır?” üzerine kapsamlı değerlendirmeler yapmak durumundayız. Özellikle Osman Kavala davası sebebiyle Avrupa Konseyi üzerine yaşanan tartışmalar bu konunun ne kadar önemli olduğunu bize bütün açıklığıyla gösteriyor.

AVRUPA KONSEYİ NEDEN ÖNEMLİDİR?

Avrupa Konseyi günlük tartışmalar içinde çoğu zaman Avrupa Birliği ile karıştırılıyor. Türkiye gibi dış politika alanında kamuoyunun iktidar tarafından bilinçli olarak zehirlendiği ve halkın doğru bilgilenmesinin önünde ciddi engeller olan bir ülkede bu duruma şaşırmamak gerekiyor. Avrupa Konseyi insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında çalışan bir uluslararası örgüt.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere bu alanlarda birçok uluslararası sözleşme Avrupa Konseyi’nin kurduğu ve kıta çapında insan hakları ve demokrasiyi koruyan sistemin bir ürünü. Ayrıca kamuoyunun yakından bildiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile birlikte Parlamenter Meclisi, Bakanlar Komitesi, Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi gibi organları da Avrupa Konseyi bünyesinde önemli platformlar olarak hatırlatmak gerekiyor. Türkiye bu örgüte 1949’da katılıyor ve kurucu üyelerinden biri olarak sayılıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 1950’de imzalayıp 1954’de kabul eden Türkiye, ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisini 1989’dan bu yana tanıyor.

Burada bir parantez açıp Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne Almanya ve Avusturya’dan daha önce üye olduğunu eklemek gerekiyor. Ayrıca bu ülkelerin konseye kabulü konusunda daha kıdemli bir üye olarak Türkiye, Almanya’yı ve Avusturya’yı destekliyor. Yani Konsey Türkiye’nin dışında Türkiye’ye müdahale eden bir organ değil.

Aksine Türkiye’nin kuruluşundan beri parçası olduğu insan hakları, demokrasi ve hukuk alanlarında çalışan çok prestijli bir uluslararası örgüt.

Yazının bu aşamasında Konsey’in Türkiye için önemi ve Türklerin Konsey’e bakışı konusunda tarihte bir yolculuk yapalım. Bu kapsamda Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) tutanaklarında Türk devlet adamlarının Konsey hakkındaki görüşlerini okuyucularımın dikkatine sunmak istiyorum. Önce 1979’da dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in Avrupa Konseyi’ni nasıl tanımladığına bakalım.

Şöyle diyor Ecevit: “Avrupa Konseyi üye ülkelerin demokrasiye bağlılıklarını gösteren yaşayan bir anıt ve demokrasinin içeriğini zenginleştiren, özgürlükleri ve insan haklarını genişleten öncü bir kurumdur”. Ardından on yıl sonraya 1989’a gidelim. Cumhurbaşkanı seçilmeden hemen önce Başbakan sıfatıyla Turgut Özal, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde konuşuyor ve Konsey’in 40. Kuruluş yıldönümünü şu sözlerle kutluyor: “Kuruluşunun 40. yılını kutlarken, Avrupa Konseyi’nin önünde büyük görevler var. ‘Büyük Avrupayı’ ‘ortak bir Avrupa demokrasi yuvası’ haline getirme görevi hepimiz için bir imtihandır… Avrupa’nın yaşlandığına ve geride kalmaya mahkum olduğuna inananları çürütme göreviyle karşı karşıyayız… Avrupa Konseyi’nin misyonu böylece yeni ve daha geniş bir boyut kazanmıştır. El ele vererek bu misyonu yeni zirvelere taşıyacağız. Günümüz çocuklarına umut ve mutluluk dolu bir gelecek bırakabilmek bu görevlerin en kutsalıdır.”

2003’te Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde geçmişte 10 yıl görev yapmış olan Ak Parti’nin ilk Başbakanı Abdullah Gül ise Avrupa Konseyi’ni bir demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü okulu olarak gördüğünü ve Konsey’in kendisinin siyasal düşüncesine büyük katkı sağladığını belirtiyordu. Gül, ayrıca geçmişte Konsey’de edindiği birikimi şimdi Başbakan olarak kullanma imkanına sahip olduğunu ve Konsey’in insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ideallerini yaymak için kalıcı bir ağ oluşturduğunu sözlerine ekliyordu.

Recep Tayyip Erdoğan da Başbakan olarak üç defa AKPM’de önemli konuşmalar yaptı. İlk konuşmasında Avrupa Konseyi’ni “kıtamızın çeşitlilik içinde birliğe dayalı ortak mirasını temsil eden” bir kuruluş olarak tanımlamıştı. Ayrıca Başbakan olarak bireysel özgürlükler, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün yanında olduğunu belirtmiş ve Türkiye’nin uluslararası güvenlik ve demokrasinin pekiştirilmesine yönelik ortak arayışa olan güçlü bağlılığının altını çizmişti Erdoğan sözlerini Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nin aktif bir üyesi olmaya devam edeceği taahhüdüyle tamamlamıştı.

Bu taahhüdün üzerinden 18 yıl geçtikten sonra Türkiye-Avrupa Konseyi bağları kopma tehlikesiyle karşı karşıya. Avrupa Konseyi’nin aktif bir üyesi olma taahhüdünden “Bizim mahkeme kararlarımızı tanımayanı biz de tanımayız” noktasına nasıl geldik? Bu konuya aşağıda tekrar döneceğiz.

Bu açıklamalardan sonra Konsey’in Avrupa ve Avrupalılık için neden önemli olduğu sorusunun üzerinde durmak gerekiyor. Avrupalı olmak dönemden döneme bölgeden bölgeye farklılıklar barındırıyor. Örneğin Haçlı seferleri döneminde yaşayan bir müslüman için Avrupalı olmak Hristiyan inancı ya da uygarlığı anlamına gelirdi. Ya da emperyalizm döneminde bir Afrikalı için Avrupalı olmak sömürgecilik demekti.

Soğuk Savaş döneminde Doğu Avrupa’da Avrupalı olmaktan kapitalizm anlaşılıyordu. Dinsel çatışmalar, sanayi uygarlığının, emperyalizm ya da Soğuk Savaş gibi konular tabii ki Avrupalılığın oluşumunda etkili olmuştur. Ama bugün Avrupa Konseyi’nin yarattığı birikim sayesinde Avrupalılık, insan hakları, demokrasi ve hukuk kavramlarıyla tanımlanıyor. Yani günümüzde Avrupa kendini Avrupa Konseyi’nin değerleriyle tanımlıyor.

Avrupa ve Avrupalılık bir coğrafi terim olmanın ötesinde demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü demek. Bu büyük başarı ise çok büyük tarihsel acıların içinden çıkarak gelişti. Avrupa toplumları özellikle yirminci yüzyılda büyük acılar çekti ve bu acılardan çıkarılan dersler Avrupa Konseyi’nin değerleri sayesinde yeni bir Avrupa yarattı.

Unutmamak gerekir ki yirminci yüzyıla şekil veren iki büyük dünya savaşı Avrupalı devletler arasındaki sorunların ve çatışmaların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Avrupa Konseyi, kuruluşunda demokrasilerin birbiriyle savaşmayacağı fikrinden hareketle Avrupa çapında demokratik işleyişi ve barışı garanti altına alacak bir sözleşmeler sistemi olarak gelişti.

Avrupa ulusları dünya savaşlarının patlak vermesinde demokrasiden uzaklaşmış yönetimlerin rolünü açıklıkla görmüştü. Bu nedenle İkinci Dünya Savaş’ından sonra demokratik işleyiş uluslararasında barışın temeli haline getirilmişti. Bunun yanında savaşlar büyük acıları da beraberinde getirmiş ve savaş koşullarında insani kayıplar cephelerle sınırlı kalmamıştı.

Başta Yahudi Soykırımı olmak üzere devletlerin yarattığı büyük yıkımlar devlet gücünü elinde bulunduranların hukukla sınırlandırılmasının önemini gösterdi. Savaşların ve çatışmaların kıtası olan Avrupa bu şekilde barışın, huzurun ve demokrasinin kıtası haline geldi.

Soğuk Savaş’ın ardından eski Doğu Bloku ülkeleri de neredeyse istisnasız olarak bu sisteme dahil oldular. Özetle Avrupa Konseyi’nin demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü temelinde oluşturduğu yeni Avrupa düzeni savaşlardan, etnik çatışmalardan ve katliamlardan alınan derslerin bir sonucuydu.

TÜRKİYE’NİN DURUMU

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği iktidarın yanlış uygulamaları ve Avrupalı liderlerin vizyonsuz politikaları nedeniyle büyük sorunlarla karşı karşıya. Erdoğan yönetimi sürdükçe AB üyeliği hayal olarak görünüyor. Bunun yanında Avrupa Konseyi – Türkiye ilişkilerinin son durumu bu örgütle de bağların kopma noktasına yaklaştığını gösteriyor. Oysa ki çok değil daha birkaç yıl önce Türkiye’nin Avrupa Konseyi içinde çok prestijli bir konumu vardı.

2004’te Türkiye demokratik ilerlemelerin sonucu olarak Denetim Süreci’nden çıkarak Denetim Sonrası Diyalog sürecine alınmıştı. Ülkemizin AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması da Avrupa Konseyi’nin bu kararıyla mümkün olmuştu. Bugünkü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin 2010-2012 arasında başkanlığını yürütmüştü.

Ayrıca tam adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” yani hepimizin bildiği adıyla İstanbul Sözleşmesi bu dönemde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin İstanbul toplantısında imzaya açıldı. Bunların yanında 2016’da Türkçe, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin resmi çalışma dilleri arasına eklendi. Ancak bu aşamadan sonra işler kötüye gitmeye başladı.

En önemli gelişme 2017 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliğiyle Türkiye’nin tekrar Denetim Sürecine alınması oldu. Konsey tarihinde ilk defa denetimden çıkmış bir ülke denetime giriyordu. Bunun yanında ülkemizin demokrasi ve insan hakları karnesi gitgide kötüleşti. Bu durum Konsey’in Türkiye hakkındaki rapor ve karar metinlerine de yansıdı.

Ancak Erdoğan yönetimi iyileşme adımları atmak yerine ülkemizdeki demokrasi ve hukuk krizini daha da derinleştirdi. Beş yıla yaklaşan denetim sürecinde hiçbir alanda olumlu bir adım atılmadığı gibi demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında yıkım hızlandı. Üstüne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Osman Kavala kararının uygulanmaması yeni bir aşamaya geçişi gösterdi. Kavala olayı ülkemizi zorunlu yargı yetkisini tanıdığı bir mahkemenin kararlarını uygulamayan bir ülke durumuna düşürdü.

Bu ağır manzara ise Türkiye’ye dönük ihlal prosedürünün başlatılmasıyla sonuçlandı. Ayrıca unutmamak gerekiyor ki 2021 sonu itibariyle mahkemenin önündeki 70 bin davanın 15 binden fazlası yani yüzde 22’si Türkiye’den. Rusya ile arasındaki farkı hızla kapatan ülkemiz dosya sayısı bakımından Rusya’nın ardından ikinci sırada.

47 üyeli bir organizasyonda toplam dosyaların yüzde 22’sinin ülkemiz kaynaklı oluşu “yurttaşlarımızın aradıkları adaleti bizim mahkemelerimizde ne kadar bulabildikleri” sorusu hakkında bir fikir veriyor olsa gerek.

Bunun yanında ülkemiz kamuoyunda ihlal prosedürü ve Avrupa Konseyi yaptırımlarının yanlış bir zeminde tartışıldığını belirtmek istiyorum. Avrupa Konseyi, ABD ya da AB gibi ekonomik yaptırımları devreye sokacak bir örgüt değil. Avrupa Konseyi’nin yaptırımları Konsey’in değerlerinden kopuşun tescili anlamını taşıyor. Bu tescil işlemi Bakanlar Komitesi’ndeki oy hakkının iptalinden, Parlamenter Meclisi’nde Türk üyelerin yetki belgelerinin onaylanmaması gibi dizi alanda gerçekleşebilir.

Yani yaptırımın anlamı şu: “insan hakları, demokrasi ve hukuk alanlarında çalışan bu prestijli kuruluşta sizin yeriniz yok.” Avrupa Konseyi’nin yaptırımı dediğimiz şey böyle bir dışlanma süreci. Konsey’in değerlerine saygı göstermiyorsunuz mesajı. Doğal olarak yaptırımlar ekonomik olmamakla birlikte ekonomik sonuçları olacaktır. Çünkü Konsey’den dışlanmak demek ülkenizin hukuktan kopuşunun uluslararası planda tescili demek.

Kavala kararı nedeniyle Konsey’in ülkemize yaptırım uygulaması tabii ki önemli ama üzerinde durulması gereken ve yaptırımın kendisinden daha ağır bir konu var. Bu konu Avrupa Konseyi ile değil bizimle ilgili. Eğer bir değişiklik olmazsa Türkiye, Avrupa çapında insan hakları, demokrasi ve hukuk alanlarında çalışan bir uluslararası örgütten dışlanacak. Azerbaycan, Rusya Federasyonu gibi liderlerin ömürlerine dayalı yönetimlerin olduğu ülkelerin bile önemsediği ve üyeliklerini sürdürdükleri bir örgütten kurucu üye olan Türkiye’nin dışlanması ihtimalini konuşuyoruz. Bu çok ağır bir durum. Yaptırım bahsinden daha önemli ve ağır olan bu. Tartıştığımız şey bizim kendimizi nasıl gördüğümüz ve nasıl bir ülke olduğumuza ilişkin varoluşsal bir problem.

Kavala kararına gelmeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hakkında bir parantez açmak istiyorum. Çünkü çoğu zaman bu mahkeme hakkında sanki bu mahkeme bizim dışımızda bir kuruluşmuş gibi yayınlar yapılıyor. Mahkeme her üye ülkeden (toplam 47 üye var) bir yargıç seçilerek oluşuyor.

Bizim de mahkemede bir yargıcımız bulunuyor. Yargıç seçimi çok önem verilen bir sürecin sonucu. Önce her ülke üç aday öneriyor. Bu adayların birbirine yakın yeterliliklere sahip olması bekleniyor. Bu sağlandıktan sonra yargıç seçimi için uzmanlaşmış bir komisyon adayların dosyasını inceliyor ve tek tek adaylarla mülakat yapıyor.

Ardından görüşünü bir rapor olan Parlamenter Meclis üyelerine sunuyor. Sonunda da Parlamenter Meclis üyeleri (toplamda 324 kişi) üç aday arasından gizli oyla ilgili ülkenin yargıcını seçiyor. Yani mahkeme hem bizim dışımızda bir organ değil hem de üyeleri Avrupa’nın en prestijli hukukçuları arasından oldukça özenli bir şekilde seçiliyor.

Buradan Türkiye için ihlal prosedürünün başlatılmasına neden olan Kavala kararına gelmek istiyorum. Osman Kavala hakkındaki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını okuduğunuzda en başta Türkiye için büyük bir üzüntü duyuyorsunuz. Çünkü karar metni birey olarak Kavala’nın haklarının ihlal edilmesinin ötesinde bir şey söylüyor.

Mahkeme kararında Kavala’nın uzun tutukluluk süresinin üstü kapalı bir amaca hizmet ettiğini vurguluyor. Bu amaç ise Kavala’yı susturmak ve “Türkiye’de insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarını ve aktivistlerini caydırmak” olarak kayıt altına alınıyor. Birkaç adım geriye gelelim ve bir düşünelim. Ülkemiz kurucusu olduğu insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında çalışan bir uluslararası örgütte beş yıldır denetim sürecinde. Bu süreçte hiçbir ilerleme yaşanmıyor.

Üstüne insan hakları alanında çalışan insanları caydırmak için bir kişinin yıllarca hapiste tutulduğunu saygın bir uluslararası mahkeme karar altına alınıyor. Ardından bu mahkeme kararı iktidar tarafından uygulanmadığı için Türkiye hakkında sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ettiği gerekçesiyle ihlal süreci başlatılıyor. Bu resme bir parça daha ekleyelim. Kavala hakkındaki dava dosyalarında Kavala’nın suçlu olabileceğine dair en ufak bir kanıt bulunmuyor.

Ayrıca beraat ettiği dava nedeniyle tahliye edileceği gün daha önce tahliye edilmiş olduğu bir davadan tekrar tutuklanıyor. Resmi Cumhurbaşkanı’nın Kavala hakkında açıkça yargıya müdahale eden açıklamalarını hatırlatarak tamamlayalım. Bu resim bize ne gösteriyor? Türkiye nereye gidiyor? En temel hukuk ilkelerini ayaklar altına alarak ülkemiz nasıl bir ülke haline getiriliyor?

Sonuç olarak Avrupa fikrinin ve Avrupalılık kimliğinin oluşumunda çok önemli bir rolü olan Avrupa Konseyi’nde ülkemizin hiç hak etmediği bir noktadayız. Bu durumu değiştirmek ise ülke olarak hepimizin elinde. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü alanlarında atılacak adımlar sayesinde Türkiye kaybettiği prestijini yeniden kazanabilir. Bu yolda yapılacak çok iş var ama en öncelikli olan mahkeme kararlarının uygulanması olmalı. Bazen tek bir dava tek bir davadan daha önemli olabilir.

 

 

Kaynak: Karar Gazetesi

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir