Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Onur Bilge Kula Mevlana ‘Mesnevi’ ve ‘Fihi Mafih’ (Ne Varsa İçindedir) adlı kitaplarının birçok yerinde insan, akıl, bilgi, ahlak, erdem ve hakikat kavramlarını... Anadolu’da / Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans – Mevlana

Yazı Dizisi – 4. Bölüm

Anadolu’da/Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans
Mevlana
Prof. Dr. Onur Bilge Kula

Anadolu’da/Türkiye’de Çoğulculuk ve Tolerans

Mevlana’da insan ve kültür ve hakikat kavramı

Ey oğul bağı çöz, özgür ol!

Mevlana ‘Mesnevi’ ve ‘Fihi Mafih’ (Ne Varsa İçindedir) adlı kitaplarının birçok yerinde insan, akıl, bilgi, ahlak, erdem ve hakikat kavramlarını ele alır. Dönemine göre, düşünsel açılım niteliği taşıyan açıklamalar ve açımlamalar yapar. ‘Mesnevi’nin başlarında “Ey oğul, bağı çöz, özgür ol!”[1] (Mevlana 2009, s. 44) belirlemesine yer verir. Bu, olağanüstü düşünsel derinliği olan bir belirlemedir; çünkü bağları çözmek, her türlü bağ ve bağımlılıktan kurtulmak demektir ve insanın insanlaşmasının ve hakikat arayışında yoğunlaşmasının önkoşuludur. Bu belirlemenin daha önemli bir başka yönü, özellikle 18. yüzyılın ikinci yarsında belirginleşmeye başlayan ve Immanuel Kant ile özdeşleşen Aydınlanma felsefesinde, özgürlük kavramının insanın öz-belirlenimi olarak dizgeleştirilmesinde görülebilir. Kant’tan sonra Hegel de ‘insan, özgürleştiği ölçüde insanlaşabilir’ anlayışıyla, Aydınlanmanın düşünsel birikimini yetkinleştirmiştir.

Hakikat yol gösterici, bilgi(n) aydınlatan güneştir

Mevlana ‘Fihi Mafih’te ‘hakikat’ kavramını şu örnekle açıklar: “Kâbe’ye ulaşmış bir hacı, henüz ulaşmak için çölde dolaşan ve erişip erişmeyeceğinden kuşkulu olan hacılardan daha iyidir. Yalnız Kâbe’ye ulaşan hacı, hakikate ermiştir. Bir hakikat ise yüz kuşkudan evladır”[2] (Mevlana 1969, s. 118). Burada hakikat kavramı, kullanıldığı bağlama göre ‘gerçekleşen şey, olay’ anlamı taşımaktadır. Gerçekleşme ise, amaca, ereğe ulaşma olarak anlaşılmaktadır. Bu açıklamada, hakikat kavramına ilişkin tartışmanın ipuçları vardır; çünkü bir sözün, anlatımın ya da söylemin içerdiği konu ya da nesne ile uyuşması, örtüşmesi anlamında hakikat kavramına yaklaşma söz konusudur. Hakikatin kuşkudan arınmış gerçek ya da doğru olduğu anlayışı ise, daha ileri bir düşünmenin üründür.

Akıl salt insanın ayırıcı özelliği değildir; aynı zamanda insanın doğa güçlerini denetim altına alma çabasının itici gücüdür. Mevlana’nın ‘Mesnevi’deki belirlemesiyle, “insan, akıl ve canla dağı, denizi ve madeni yarar” (Mevlana 2009, s. 120); “akıl ve can, bahardır”; tikel aklı simgeleyen insan, dünyada “aklı olgun kişiyi” aramalıdır (s. 149). Akıl her şeyi aydınlatan, arındıran ve temizleyen güçtür: “Akıllılık, güneş; hırs ise buzdur; akıllılık su, bu dünyaysa kirdir” (s. 150). Güneş salt aydınlığın ve sıcaklığın değil, yaşamın da kaynağıdır.

Düşünme ve bilme etkenliği akılla yolunu bulabilir ve verimlileşebilir. ‘Fihi Mafih’ adlı kitabındaki anlatımıyla, bir bilginin “hareketlerini idare eden akıldır.” İnsanlar “bilerek ya da bilmeyerek bilginin ışığından ve yansımasından” yararlanırlar. Bilgin ve emir ya da yönetici arasındaki ilişki şöyledir: Bilginin, yöneticiye gereksinmesi yoktur; bilgin, “ışık bağışlayan güneş gibidir”; emir ya da egemen kişi, ondan esinlenebilir (Mevlana 1969, s. 4). Yetkin aklı temsil eden bilgin, bilgisiyle insanların ufuklarını genişleten, çevresini geliştiren kişidir.

Mevlana’ya göre, her görünen şey “göründüğü gibi” değildir. Her şeyin dışı, bir de içi vardır. Bu ilke, kutsal metinler için de geçerlidir. Yazılı bir metin yüzeysel ya da dışsal bir okumaya anlaşılamaz; onun iç anlamını bulgulamaya ve anlamaya uğraşmak gerekir. Bunu da insanlar ancak o konuya ilişkin bilgilerinin derinliği ve kapsam ölçüsünde yapabilir. Hakikat ile söz arasında da dolaysız bir bağ gören bu düşünüre göre, hakikat, kendisini arayanı alır götürür. Söz, hakikatin anlatımı, aydınlık ise, “hakikatin gölgesidir.” “Mademki gölge çeker; o halde hakikat da iyi bir tarzda” ve daha güçlü çeker (Mevlana 1969, s. 11).

Bu düşünürün şu anlatımları, hakikat kavramını açıklaması bakımından önemlidir: Güneşin ışığının amacı, “bir şeyler göstermesidir.” İşe yarayan bir şeyler gösteren bir güneş “hakikaten güneş olur.” ‘Mesnevi’deki “Güneşin kanıtı, güneştir” (Mevlana 2009, s. 49) sözü, doğada ve insanda belirleyici olanın, öz olduğunu göstermekle birlikte, eleştirel akla da yol göstermektedir.

Akılcılaşma, insancılaşmanın önkoşuludur

Mevlana, ‘Fihi Mafih’te sözü, akıl, düşünce, açıklama ve kavrayış anlamında da kullanır. “Can içerde aç; doğa ise dışarıda bolluk içindedir” sözünü şöyle yorumlar: “Bu söz, kavramakta söze muhtaç olanlar içindir. Sözsüz kavrayanın, söze ne gereksinmesi kalır! Kavrayabilen için bu göklerin, yerlerin hepsi sözdür” (Mevlana 1969, s. 34). Mevlana’nın bilgi kavramı, bilgi ile bilgisizlik karşıtlığında somutlaştırılabilir. Bu düşünürün çözümlemesiyle, insan salt bilgi ya da salt bilgisizlikten oluşamaz. Eğer insan salt bilgi ve bilimden oluşmuş olsa, “yanar, kalmazdı.” Bu nedenle, varlığın sürmesi, “bilgisizlik” ile olanaklı olduğu için, bilgisizlik aranan şeydir. Bu Anadolu bilgininin deyişiyle, bilgi, “Tanrı’yı bilmeye de neden olduğu için istenilir.” Dolayısıyla,  karşıtlık oluşturan bilgi ve bilgisizlik “birbirinin yardımcısıdır.” Bilgisizlik, bilginin geliştirilmesine yol açabilir.

Ayrıca, bütün karşıt şeyler, insana karşıt “görünür”; fakat egemen olana göre, “hepsi bir tek iş görür ve karşıt değildir.” Bu bakımdan, dünyada “iyilik” olmayan kötülük, “kötülük” olmayan iyilik yoktur. Devinimin itici gücü de söz konusu karşıtlık ilkesidir. “Harekette bereket vardır” hadisi de bu anlayışı yansıtır (Mevlana 1969, s. 324- 326).

Mevlana ‘Mesnevi’nin birçok yerinde karşıtların birliği ilkesini ve bunun yanı sıra ‘bütün-parça ilişkisini anlatan ya da çağrıştıran düşünceler geliştir: “Parçaların yüzleri, bütüne doğrudur” (s. 82) ve “parçanın zevki, kendi bütününden oluşur” (s. 89) belirlemeleri bunu anlatır. Aynı şekilde “denizden olan, denize gider” sözü de bu kapsamda düşünülebilir. Yine aynı yapıtındaki deyişiyle, “istek üstüne istek olmasaydı, tikel (parça) akıl, tümel akıldan söz etmezdi” (s. 157) sözü de diyalektiğin bir başka ilkesi olan parça-bütün ya da tikel-tümel ilişkisini anlatır. “Bütüne âşık olanlar, parçaya âşık olanlar değildir; parçaya tutkun olan, bütünden geri kalır” (s. 188) belirlemesi, parça-bütün ilişkisini açıklar.

Bu düşünürün “Hak erlerinin ayağı altında toprak ol” (s. 65) sözü, hak ve hakikat yolcularına verdiği önemin kanıtı sayılabilir. Hak erleri ya da veliler, “aklın aklıdır” (s. 172) anlatımıysa, hakikate yaklaşma uğraşında yol alan, özünü ve dünyayı tanıma ve yetkinleşme sürecinde ilerleyen kişilerin aklının üstünlüğünü dile getirir.

Diyalektiğin bir başka ilkesi, neden-sonuç ilişkisidir. Bu konuda Mevlana’nın sayısız belirlemeleri vardır. ‘Mesnevi’den bir örnek verilebilir: “Dıştaki ışık olmadan, renk görmek olanaksızdır” (Mevlana 2009, s. 102). Bu söz, aynı zamanda bir Mevlana hayranı olan ve bu hayranlığını ‘Batı Doğu Divanı’nda anlatılaştıran Goethe’nin ‘Renk Öğretisi’ kitabındaki düşünceleriyle tümüyle örtüşmektedir. Işık, renkleri görmenin ve onları birbirinden ayırt etmenin belirleyici önkoşuludur. Ayrıca, görmek, görme yeterliliği taşıyan bir varlığı ve görülebilen bir nesneyi de gerektirir. Bir başka anlatımla, ışık, insandaki görme yeterliliği ve doğal nesnelerin görülmeye yatkınlığı, görmeyi ve görülen şeyi ayrımlaştırmayı olanaklı kılar. Nitekim Mevlana aynı kitabın bir başka yerinde “insan, görme duyusudur” ve “Kuşkusuz arayan bulur” sözleriyle benzer düşünceleri dile getirir (Mevlana 2009, s. 116- 117).

Mevlana, karşıtların birliği ve savaşımı ilkesini gözettiği ölçüde, iç-dış ya da oluş-görünüş arasındaki karşılıklı belirlenim ilişkisini de gözetir. Bu düşünürün belirlemesiyle, “Bir şeyin özünü bilen kimse fakihtir” (Mevlana 1969, s. 330- 332). Örneğin, “günün bütün aydınlığı, güneştendir.” Mevlana’nın bu düşünceleriyle, Karl Marx’ın “Devrim, filozofların kafasında başlar” sözü arasında koşutluk kurulamaz mı?

Aşkı ve âşıklığı, yine aşk açıklar

‘Mesnevi’de düşünceyi “yol açan” etkenlik olarak niteleyen Mevlana’ya göre, düşüncenin açtığı yol, padişahla, bir başka deyişle, ergin ve etkin kişilerle karşılaşılan yoldur (s. 410). Etkili, doğru ve geçerli bir düşünce ve söz, yüz binlerce sözden daha etkilidir.

‘Sevgi, saygı ve hizmetten ibarettir’ sözünü irdeleyen Mevlana’nın ‘Fihi Mafih’ adlı kitabındaki açımlamasıyla, “Belki sevilenin arzusu, hizmet ve saygıyı gerektirir. Eğer sevilen, sevenin hizmette bulunmasını isterse, sevenden de hizmet görülür; istemezse, o da hizmeti bırakır. Asıl olan sevgidir. Hizmet etmek, sevginin parlaklığıdır” (Mevlana 1969, s. 334). ‘Mesnevi’de yer alan “Her şey sevgilidir; âşıksa bir perde. Sevgili diri, âşıksa ölüdür. Aşkın (âşık olunanın), aşığa eğilimi yoksa âşık kanatsız bir kuş gibi kalır” (Mevlana 2009, s. 45) sözleri ve “Aşk ve âşıklığı, yine aşk açıklar” (Mevlana 2009, s. 49) anlatımı, tanrısal aşkı da kapsar. Bununla birlikte, diyalektiğin temeli olan karşıtların birliği ve savaşımı ilkesini ortaya koyması bakımından ufuk açıcıdır.

Akıl, başka akıllarla çoğalır

Akıl, Mevlana’nın düşünce dizgesinde hem dinsel hem de dünyasal hakikate yaklaşma uğraşında yol gösterici güçtür. “Akıl, başka akılla iki kat olur” ve “Bilgi güneşi, can ve akıldan” doğar (Mevlana 2009, s. 254) sözleri, tekil aklın, diğer akıllarla; bilginin de akılla çoğalabileceğini açıklar. Aklın başka akıllarla çoğalması, bilincin çoğullaşması, dolayısıyla da toleransın gelişmesi demektir. Akıl ve bilginin iç-içeliği, Mevlana’nın aynı kitabındaki deyişiyle, “bakırı altın yapacak” güçtür (s. 409).

Işık, Mevlana’nın deyişiyle ‘çerağ’, Anadolu’daki deyişle, çıra, yukarıda durmalıdır; çünkü aklı gereği onu yukarı koymaktaki amaç, ışıktan yararlanmak, aydınlanmaktır. Güneş ebedi ışıktır; “büyük adamlar” da böyledir. Büyük adamların konum, makam istemesinin nedeni, “halkın onları görecek gözünün olmadığı içindir” Büyük insanlar, yükseklikleri, “kutsal yüksekliğe” yol bulmak için isterler (Mevlana 1969, s. 40). Akıl sahipleri, bir işin hangi amaçla yapıldığını anlayan kişilerdir.

Akıl yürütme itici, devindirici güçtür. Bu bakımdan da etkendir. Ancak Mevlana’nın anlatımıyla, akıl, çeşitli durumları ve örnekleri, “çaba ya da uğraş” ile anlayamaz; ancak “çaba göstermekten de geri kalmaz.” Eğer çabasını, etkenliğini yitirecek olursa, “artık akıl sayılmaz.” Akıl “pervane”, sevgili de “mum” gibidir. Pervane “muma çarptıkça” zarar görmesine ve yandıkça yok olmasına karşın, “mumun ışığından” ayrılmaz. Pervane, “mumun ışığına” çarpmasına karşın, yanmaz ise, o mum da “mum sayılmaz” (Mevlana 1969, s. 56).

Ayrıca, “el ne yaparsa, akıl sayesinde yapar.” Gerçekte, bedenin bütün parçalarının tek tek ya da birlikte yaptıkları eylem, akılla yapılır, aklın işidir. Beden ve organlar yalnızca “araçtır.” Tümel akıl, tekil akılları belirler, yönlendirir. (Mevlana 1969, s. 166- 167). Akıl ele yol gösterir; eli verimlileştirir. Akıl, ayrımlaştırma yeterliliğidir; akıl olmaksızın, iyi-kötü, yararlı-yarasız ayrımı yapılamaz.

Mevlana’nın, insan aklını, anlamak ve bilmek için etkenleşen, çabalayan bir güç olarak tanımlaması, etkenlik ile aklı özdeşleştirmesi, Ortaçağ Aydınlanması bakımından düşünsel bir açılımdır. Aklı, anlamak ve bilmek için etkenleşen, uğraşan bir güç olarak tanımlamak, her şeyden önce düşünmeyi, düşünülen şeyi ayrımlaştırmayı öne çıkarmak demektir. Nitekim bu düşünürün edilgen aklı, akıl saymaması, bunun bir göstergesidir.

Bütün akılların toplamı anlamında tümel akıl ve bireysel akıl anlamında tikel akıl ve bunlar arasındaki ilişki, Mevlana’nın önem verdiği, üzerinde durduğu bir konudur. Bu düşünürün deyişiyle, “Kendiliklerinden yeni bir şey bulanlar, ‘tümel akıldır’ (külli akıldır); çünkü tekil akıl (cüz-i akıl) öğrenmeye ve tümel aklın öğretmesine muhtaçtır.” Tümel akıl, “her şeyi ortaya koyan, bulan, oluşturan” akıldır. Tikel aklı, tümel akla bağlayanlar, “veliler ve nebilerdir”; bir başka deyişle, yol göstericilerdir. Ayak yürümeyi, el tutmayı, dil konuşmayı, akıldan öğrenir. Eğer akıl ve duygu olmasa, bunların hiçbir olmaz (Mevlana 1969, s. 220). Tekil akıl ile tümel aklın etkileşimi, çoğulculaşma ve toleransın gelişmesinin başlıca kaynağıdır.

Yönetenin dili, yönetilenlerin bilincini hem açar, hem de bulandırır

Söz ve söz söyleme, düşünsel etkenliktir; ancak dil ya da söz salt düşünmenin ve düşünülen şeyi anlatmanın dolayımı değildir. Dil, bu olumlu amaçların yanı sıra, olumsuz işler ve amaçlar için de kullanılmaya yatkındır. Mevlana’nın ‘Mesnevi’de yer alan “sözcükler ve adlar tuzaklar gibidir. Tatlı sözcük, ömür suyumuzun kumudur” (Mevlana 2009, s. 98- 99) belirlemesi, dilin güdümleyici, insan bilincini bulandırıcı işlevini anlatır. Söz ve anlam ilişkisi, bu düşünürün şu sözünde somutlaşır: Söz “deri”, anlam ise “özdür”; söz “görünüş”, anlam “candır” (s. 100).

Mevlana’nın “bir insanı tanımak istersen, onu konuştur; sözünden onun ne olduğunu anlarsın” (Mevlana 1969, s. 62) tanımlaması, insanın kişiliği ile sözü ya da dili arasında dolaysız bir ilişki olduğunu anlatmaktadır. Söz ya da dil, aynı zamanda bilincin dışa-vurumudur, bilincin aynasıdır. Bu bakımdan, dil ile düşünme arasında karşılıklı bir belirlenim ilişkisi vardır. Dil olmadan düşünme, düşünme olmadan dil olmaz. İnsan dilde düşünür; dil ile düşüncelerini başkalarıyla paylaşır. Dolayısıyla, dil ya da söz, aynı zamanda insan kişiliğinin de göstergesidir. Söz, salt düşüncenin anlatımı değil, Mevlana’nın açımlamasıyla, “her şeyin aslıdır… Söz edim/eylem ağacının meyvesidir; çünkü söz edimden doğar. İman kalptedir; fakat onu sözle ifade etmezsen yararı olmaz” (Mevlana 1969, s. 119).

Öte yandan, sözün ya da bir söz söylemenin amacı, “yarar” sağlamaktır; etkilemektir, insanların gönlüne girmek, “ahlakı değiştirmek ve incelikler göstermektir” (Mevlana 1969, s. 202). Söz, düşüncenin anlatımı olduğu için, düşüncenin amacının gerçekleşmesinin de aracıdır. Söz ve düşünce, bu nedenle, iç içedir; karşılıklı bir belirlenim ilişkisi içindedir. Ayrıca, bu düşünürün de vurguladığı gibi, dil değişimin ve değiştirmenin de aracıdır

Mevlana’nın “Aşkı, aşktan başka bir şey söndürmez!” belirlemesi, hakikati arayanın, başlıca tutkusunun, onu bulmak olduğu ve bulma uğraşını yoğunlaştırdığı ölçüde hakikatin tadına vardığı şeklinde de yorumlanabilir. Nitekim Mevlana da insan denilen “akıllı, yetkin” varlık zamanının “oyunla geçirmez”; çünkü oyun gibi “dünya heveslerinin hepsi rüzgâr, insan ise topraktır” (Mevlana 1969, s. 222) tümceleriyle, aynı zamanda bunu da anlatır.

Mevlana, söz ile yarar arasında dolaysız bir bağ kurar. Ona göre, sözün hayırlısı, “yol göstericiliği çok olandır” ve en iyi söz “yararlı” olandır. Sözün şiddeti ve çokluğu ise pek yarar getirmez. Örneğin “bir tandırın ateşi çok kızgın olunca, ondan yararlanılamaz, yanına yaklaşılamaz.” Buna karşın, “zayıf” bir çıradan “binlerce yarar” elde edilebilir. Ayrıca, “az ve yararlı” olan söz, “aydınlanmış bir çıranın, yanmamış çırayı öpüp gitmesine” benzer (Mevlana 1969, s. 344- 345).

Bu düşünür, dil-düşünce, dil-kişilik ve dil-gönül ilişkisi bakımından yol gösterici düşünceler geliştirmiştir: ‘Mesnevi’deki “İnsan dilinin altında gizlidir; dil, can dergâhı üzerinde perdedir” belirlemesi, dilin ya da sözün, o sözü söyleyen kişinin bilinci, iç dünyasını yansıttığını da anlatır.

‘Ben Tanrı’yım!’ söylemi nasıl açımlanabilir?

‘Ben Hakk’ım!’ belirlemesi, İslam ve Anadolu düşünce tarihinde, Tanrı-insan ilişkisine ve hakikate ilişkin tartışmada farklı bakış açılarıyla değerlendirilmiştir. Bazen uzlaşıya, çoğu kez de uzlaşmazlığa ve çatışmalara yol açmıştır. Mevlana bu konudaki tavrını açık seçik ortaya koymuştur: “İnsanlar, ‘Ben Hakk’ım’ demeyi, büyüklük iddia etmek sanıyorlar. ‘Ben Hakk’ım’ demek, büyük bir alçakgönüllülüktür. Bunun yerine ben Hakk’ın kuluyum, kölesiyim diyen (kişi), biri, kendi varlığı, diğeri Tanrı’nın varlığı olmak üzere, iki varlık” kanıtlamış olur. Buna karşın, ‘Ben Hakk’ım’ diyen kişi, “kendi varlığını yok ettiği için”, ‘Ene’l Hak’ (Ben Tanrı’yım), bir başka deyişle, “ben yoğum, Tanrı’dan başka varlık yoktur. Ben salt yokluğum, hiçim” demek ister (Mevlana 1969, s. 68).

Bu düşünürün şu belirlemeleri de aynı kapsamda değerlendirilebilir: “Mansur, Hakk’ın dostluğu son hadde varınca, özünün düşmanı oldu ve özünü yok ettirdi. ‘Ene’l Hakk dedi. Yani, ben ‘fena’ buldum, yok oldum; yalnız Hakk kaldı demek istedi. Bu alçakgönüllülüktür; kulluğun, benliğin son aşamasıdır.” Buna karşın, ‘Sen yalnız Tanrı’sın, ben de kulum’ sözü, “büyüklükte bulunmak sayılır.” Bu sözü söyleyen, “öz varlığını” kanıtlamış olur. “O Allah’tır!” demek de “ikiliktir”; çünkü bu söz, ‘Ben olmadıkça, Allah olmaz’ demektir. Şu halde “Ene’l Hakk’ı’ hak söylemiştir”; çünkü ondan başka varlık yoktur. Mansur da “yok olmuştur” ve o söz, Tanrı’nın sözüdür  (Mevlana 1969, s. 295).

Mevlana’nın ‘Ben Tanrı’yım!’ sözüne ilişkin açımlaması, çok derin ve kapsamlı bir anlayışı, bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Bu anlayış, hem insanın değerini yükselttiği, hem de hangi dinden olursa olsun, bu sözü söyleyeni değerli gördüğü için, Anadolu’da insancılık, tolerans ve çoğulculuk kavramının gelişmesi bakımından çığır açıcı bir işlev görmüştür.

Bilim her şeyden üstündür

Bilgin (âlim) sözcüğünün sözlük anlamı, ariften (kavrayışı ve sezgisi güçlü kişi) “daha üstündür”; çünkü “Tanrı’ya bilgin denilir” diyen Mevlana’nın anlatımıyla, arif “bilmezken sonrada öğrenen” kişidir ve bu Tanrı hakkında söylenmemelidir. Öte yandan, arif, âlemi “kanıtsız olarak, gözü ile görmüş” kişidir. Nesnel ya da doğrulanabilir, yanlışlanabilir bilgi kavramını pek önemsemeyen Mevlana’ya göre, “bilimsiz züht olmaz.” Züht, bu “dünyadan yüz çevirmek, boyun eğerek, öte dünyaya” yönelmektir.

Bilim yaptığı işi, bilgiyle yapmaktır. Böyle olduğu zaman “bilim her şeyden üstündür” (Mevlana 1969, s. 94). Bu düşünürün anlatımıyla bilim, “edim edimle, bilim bilimle, görünüş/imge, görünüş ile anlam da anlam ile bilinir” (Mevlana 1969, s. 118) ve bunu ancak bu yolun yolcusu olanlar, bu yolda ilerlemek isteyenler bilebilir.

Doğru ile eğri nasıl ayırt edilir?

Mevlana’ya göre, yol gösterici kişiler, sürekli benliklerini “öldürmeye, arzu ve şehvetlerini” terk etmeye uğraşırlar. “Bu büyük bir savaştır.” Bu insanlar, olgunlaşma ve yetkinleşme aşamalarını tamamlayınca, “eğri ve doğruyu” bulgularlar. “Doğruyu, eğri ile bilirler ve görürler.” Yol göstericiler ya da hakikat yolcuları, halkın bütün işleri “eğri ve yanlış” olduğu için, bu konuda sürekli uğraşırlar. Bütün bunları görürler ve katlanırlar. “Gördükleri yüz yolsuzluk ve kusurdan ancak birini söyleyip, gerisini saklarlar” (Mevlana 1969, s. 204). Eğriliği ya da yanlışlığı söyleseler, hiç kimse onlara selam vermez.

Dünyasal bilgiler ile dinsel bilgileri bir birinden ayıran Mevlana’ya göre, ‘Ene’l Hakk’ bilimini bilmek, “bedenler bilimi”; “Ene’l Hakk olmak ise, “dinler bilimidir.” Bu örnekten yola çıkarak şu söylenebilir: Bir çıranın ışığını ve ateşi görmek, “bedenler bilimi”, bir başka deyişle, dünyasal bilgi; “ateşte ve çıranın ışığında yanmak” ise, dinler bilimidir (Mevlana 1969, s. 347).

Mevlana: Dinsel tolerans ve çoğulculuk

Mevlana’nın ‘Günümüz Türkçesiyle Şiirleri’[3] adlı, kitapta yer alan şu dörtlüğü, tolerans, çoğulluk, insancılık ve bütünleştirme düşüncesinin anlatımıdır:

“Gel, yine gel, her ne olursan ol, yine gel/ Kâfir, Mecusi, putperest olsan da gel/ Bizim dergâhımız, umutsuzluk dergâhı değildir/ Tövbeni yüz kere bozmuş olsan da gel” (Mevlana 2007, s. 11). Din, dil, köken, toplumsal konum ayrımı yapmayan, insanı sadece insan olduğu için değerli gören bu dizler, Anadolu düşünce tarihinin ufuk açıcı yönünü anlatır.

Yine anılan kitapta yer alan bir başka şiirinin dizelerine göre, Mevlana’nın yeri, şehri her yerdir. ‘O Şehirdenim ben’ adlı şiirindeki deyişiyle, “Şehri olmayanın/ şehridir o şehir/ Ben, o şehirdenim.” (Mevlana 2007, s. 54). Bu özlü anlatım uyarınca, Mevlana’nın düşünce dünyası, Hakk’ı, hakikati arayanların, insanlaşmak için uğraşanların dünyasını da kapsar.

Mevlana ‘Hatırla Ama’ adlı şiirin son dizlerinde görüldüğü gibi “dinim aşktır” benim diyebilen düşünür-şairdir: “Ey Tebrizli Şems! Yüzünü gördüğüm günden beri/ dinim aşktır; yüzün, dinin övündüğü bir yüz/ hatırla ama.” (Mevlana 2007, S. 58). Mevlana’nın aşkı, dünyayı, toplumu ve özünü kötülüklerden arındırmak tanrısal niteliklerle donanmak isteyen insana duyulan sevgidir. ‘Dinim aşktır!’ sözü, insanları sevgide eşitleştiren, onlara sevmek yükümlülüğü yükleyen hümanizm ve evrensellik eğilimini anlatır.

İman, küfür; küfür iman olmadıkça, Hakk’ın tek bir kulu gerçek Müslüman olmaz

Mevlana ‘Belirti Nedir ki…’ adlı şiirinde “Eğer akla ve cana yar isen/ yâre ulaştın ve kurtardın canını…/ Sus artık; çünkü susmakta binlerce dil, binlerce beyan vardır” (Mevlana 2007, s. 114).

Mevlana halk kavramına karşı mesafelidir. ‘Halk İçinde’ şiirindeki deyişiyle,

“Halk içinde yaşadım bir zaman/ ama ne vefa kokusu duydum/ ne sefa rengi gördüm kimseden/ Çelikte su, taştaki ateş misali/ gizlenmek gerek halkın gözünden” (Mevlana 2007, s. 124).

‘Yıkık Gönül’ şiirinde şunları yazar: “Ey güzel dedim: Evin nerede?/ Dedi: Yıkık gönlündür senin/ Ben güneşim; ışığım yıkık yerlere değer.” (Mevlana 2007, s. 128).

Mevlana bir rubaisinde benzer düşünceleri dile getirir: “Minare ve medreseler viran olmadıkça, Kalenderlik ahvali düzen bulmaz. İman, küfür; küfür iman olmadıkça, Hakk’ın bir kulu hakkıyla Müslüman olmaz”[4] (Mevlana 2017, s. 7). Bu düşünür bir başka rubaisinde inancı tanrısal aşk ile bağlantılandırır ve şunları söyler: “İyi bil ki: Âşık, Müslüman olamaz; çünkü aşk mezhebinde küfür ve iman yoktur. Aşkta ten, akıl, can ve gönlün yeri olur mu? Böyle olmayanlar âşık değildir” (Mevlana 2017, s. 75).

Tanrı sevgisini yücelten ve genel anlamda sevgiyi öne çıkaran Mevlana’nın bu sözleri, gerçek anlamda tolerans, çoğulluk ve insancılık felsefesi açısından dönemine göre aşılamaz bir içerik taşımaktadır. Mevlana’yı ve düşüncelerine zaman üstü bir nitelik kazandıran etmen, her şeyi karşıtıyla değerlendirme, karşıt öğeye de var olma olanağı verme tavrında aranmalıdır.

Bu düşünür, ‘Mesnevi’ adlı önemli kitabının birçok yerinde benzer düşüncelere yer verir. “Dini taşıyan, taşınır” sözüyle, dinin gereklerini yerine getirmenin, alçak-gönüllük, inanç derinliği ve gönül yüceliğiyle yapıldığı takdirde, değer-bilirlik ile karşılanacağını belirtir. Aynı yerde “zor” ve şiddeti eğilimini eleştirmek amacıyla “zora inanan kişi kendini hasta eder” dedikten sonra, “Kendini yorumla, Kuran’ı değil. Kuran’ı arzunca yorumluyorsun. Yüce anlam, senin yüzünden alçaldı, eğrildi”[5] (Mevlana 2009, s. 99).

Mevlana’nın bu uyarıca ve yol gösterici sözleri uyarınca, Kuran’ın yorumu, derin bilgi, gelişkin bir duyarlılık ve bu kutsal kitabın içsel anlamını arama ve bulma yeterliliği gerektirir. Bu konuda yeterli deneyim birikimine sahip olmayanların Kuran’ı yorumlamaya kalkışmaması gerekir. Kutsal metinleri yorumlamaya kalkışanların ilkin özlerini yorumlaması gerekir. Öz- yorumlama, aynı zamanda eleştirel bir öz-sorgulamadır. Yetersiz bilgi ve hakikati bulmaya uğraşma kararlılığı olmayanların, Kuran’ı yorumlamaları, kutsal metnin anlam derinliğini ortaya çıkaramaz; öznel görüşünü tek-yanlı bir tutumla, genel-geçer düşünceymiş gibi ortaya koyar ve böylece bağnazlığın yaygınlaşmasına hizmet edebilir.

Bu bölümde Mevlana’nın ‘Fihi Mafih’ adlı kitabından alıntıladığım ‘Küfür olmadan, din olmaz’ tümcesi de benzer bir içerik taşımaktadır. Burada alıntılar ile göstermeye çalıştığım gibi, Mevlana hemen bütün kitaplarında tolerans, çoğulluk, insanlık, insancılık, hakikate yaklaşma uğraşı ve tanrısal sevgiyi öne çıkarır.

Çeşitlilik ve bunun yol açtığı çokluk ve çoğulluk, Mevlana’nın sözlerinde genellikle öne çıkar. “Siz, dini nasıl bir yapacaksınız? Bu ancak kıyamette bir olur. Burası dünya olduğuna göre, bu olanaksızdır; çünkü burada her birinin çeşitli dileği ve isteği vardır. Burada (bu dünyada) bir olamaz… Orada hepsi bir olur, hepsi aynı yere bakar ve bir tek dil olur” (Mevlana 1969, s. 42). Bu yorum, okuyanda ufuk açmaya, yeni aramalara ve açımlamalara son derece elverişlidir. Ayrıca, dinsel tolerans kavramının da açık anlatımıdır.

Mevlana’nın en belirgin özelliği inancı, inanan insanla açıklama eğilimidir. “Ben kulumun zannettiği yerdeyim” ya da “Ben kulumun sandığı gibiyim” ayeti, Mevlana’nın yorumuyla, “Ben kulumun sandığı yerdeyim”, demektir. “Her kulun içinde benim bir hayalim ve suretim/imgem vardır. O beni nasıl tahayyül ederse, ben o hayaldeyim” Tanrı, “Ey kullarım! Hayallerinizi temizleyin ki orası benim makamım ve yerimdir” (Mevlana 1969, s. 77- 78). Bu ayet, insanın Tanrı’yı kendince hayal edebileceğini, Tanrı ile kendince bağ ve bağlantı kurabileceğini anlatması bakımından ufuk açıcıdır. Ayrıca, insanın hayal gücü tümüyle özgürdür; hayal gücüne kural koyulamaz. Bir başka deyişle, insana ‘şöyle hayal kur!’ denilemez.

Mevlana’nın namaz-iman karşılaştırması ve imana ya da inanca daha üst bir değer vermesi, dinin, insanın içsel işi, gönül işi olduğu, bunun dışa dönük bir edimden daha üstün olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bu yorum, inancın, Tanrı ile kurulan bağın, ilgili kişinin öznelliği içerisinde değerlendirilmesi gerektiği düşüncesini, böylece de tolerans kavramını güçlendirmektedir. İnancın, bütün dinlerde aynı, uygulama biçimlerinin ayrı olduğu düşüncesi, İslam’ın dışında bir başka dine inananların da inancının değerli olduğunu duyumsatmaktadır. İnancın edimselleştirilmesinde ortaya çıkan ayrımların anlatımla, söz ile ve bu sözlerin anlamıyla ilgili olduğu saptaması önemlidir. Söylenilen bir sözün anlamını anlamak, söyleyen ile söylenilenin yaşam deneyimlerinin, bilgi birikimlerinin ve amaçlarının benzerliği ya da örtüşmesiyle olanaklıdır. Sözün suya benzetilmesi, onun etkinliğiyle, biçimlendiriciliği ile ilgilidir. Her söz, belli düşünce içeriklerinin taşıyıcısıdır. Bu nedenle, sözün etkinliği demek, o sözün taşıdığı düşünce içeriklerinin, dinleyen üzerinde etkili olması, dinleyenin düşüncesini canlandırması, yönlendirmesi demektir.

İnsan hem aldatabilir hem de aldatılabilir

“İnsan vardır; soluğu cana değer/ İnsan vardır; konuşmak bir yana/ bir an dahi yüzünü görmemek/ dünyanın bütün saltanatına değer” (Mevlana 2007, s. 68). Bu dörtlük, özyaşam öyküsünün de etkisiyle, insanla ilgili geniş bir değerlendirici belleğe sahip olan Mevlana’nın deneyimleriyle tanıdığı insan tiplerini ayrıştırdığını gösterir. Bu ayrıştırmaya göre, soluğu, cana değen de insandır; yüzünü bile görmeye değmeyen de yine insandır.

İnsan bir olanaklar ve istenç varlığıdır; Mevlana bu düşünceyi sıkça dile getirir. ‘Arayan Bulur, İsteyen Görür’ adlı şiiri, buna örnek gösterilebilir. Mevlana’nın anılan kitapta yer alan ‘Şükürde Çeşme, Sabırda Mermer’ başlıklı şiirindeki deyişiyle, “kıtlıktan çıkmış gibiyiz, susamış gibi/ Umarsız (biçare) değiliz, çünkü umarız (çareyiz) biz.” İnsan, bu şiirdeki anlatımla, “Yıldızlar içinde batmayan güneştir… Şükürde çeşme, sabırda mermer gibiyiz biz.” (Mevlana 2007, s. 32). İnsan en umarsız durumda bile, özünden umar üretir; bir başka deyişle, olanaksızlığı olanağa dönüştürür.

‘İşi Öğrendin Demektir’ adlı şiirdeki anlatımla, insanın kavrayış yeterliliği, bilinçle ve istençle aradığı şeyle sınırlıdır. “Can konağını aramadaysan;/ Cansın sen/ Bir lokma ekmek ardındaysan: / Ekmeksin sen/”Neyi arıyorsan/ o aradığınsın sen.” Can konağını arayan canlaşır; salt ekmek peşinde koşanlar ise, ancak yaşamını sürdürür. Mevlana tüm insanlıkla, güzelliklerle bütünleşir. ‘Can ile Canım’ adlı şiir şöyledir: “Aslında canın ile birdir canım/ sen bende gizli, ben sende açık/ anlamı budur işte benim ile senin/ Aramızda sen ben kalmamış artık” (Mevlana, 2007, s. 60).

Umut ölmez, yok edilemez!

Mevlana’ya göre güneş, diyesi, umut ölmez: ‘Kim Dedi’ şiiri şöyledir: “Kim dedi: O ebedi diri öldü?/ Kim dedi: Umut güneşi söndü?/ Güneşe düşman olan dama çıktı/ Gözünü kapadı, ‘Güneş öldü’ dedi” (Mevlana 2007, s. 66). Güneşe, ışığa, aydınlığa ve Aydınlanmaya düşman olanlar, umudu değil, umutsuzluğu yayarlar; ama güneşi kimse söndüremez. Dolayısıyla, umut ışığı ebedidir.

İnsan ile ilgili ‘Gizli Hazine’ adlı bir başka dörtlük şöyledir: “Bütün evrende gizli hazine biziz/ Ölümsüzlük yurdunun erleri biziz/ bu suyun, bu toprağın geçince karanlığı/ Hızır da biziz yaşam suyu da biziz” (Mevlana 2007, s. 80). Her şeyin kaynağı, iyiliğin de kötülüğün de kaynağı insandır. İnsan, öz gücüyle kendi kurtarıcısı durumuna gelebilir. Bu anlatımlar, ‘Aydınlanma, insanın kendi yarattığı erginsizlikten kurtulmasıdır’ diyen Immanuel Kant’ı anımsatmakta, hatta öncelemektedir.

Alçakgönüllülük ve özveri, Mevlana’nın yaşam ilkesidir. Mevlana ‘Seher Yelinin Atı’ şiirinin son dizelerinde insanın iyisine şu çağrıyı yapar: “Yoksulların ayağı altına/ bir avuç toprak ol!” (Mevlana 2007, s. 86). ‘Cübbemiz Yoktur Bizim’ şiirinde Mevlana benzer düşünceleri anlatır: “Dünya yuvasını mekân tutan fakirlerdeniz/ kimsenin iyilik ve kötülüğüyle ilgimiz yoktur.”

Aşk, ne cübbe ne sarık sevdası bıraktı bizde/ başımızda sarığımız, sırtımızda cübbemiz yoktur bizim” (Mevlana 2007, s. 100).

Mevlana, ‘Son Nefeste’ şiirindeki bir dörtlükte insanın sürekli değişebileceğini dile getirir; ancak insanın değişmesi için, ona uygun ortam hazırlanmalı, değişimin koşulları yaratılmalıdır: “Toprağa düşünce/ filizlenir tohum/ neden yeşermesin/ öyleyse ektiğin insan” (Mevlana 2007, s. 130).

Hayalde, gerçeği değiştiren bir güç saklıdır 

Mevlana’nın ‘Mesnevi’deki deyişiyle, insan bedeni kafestir; “beden canının dikenidir; gelenlerce ve gidenlerce aldatılır” (Mevlana 2009, s. 139). Bu insanın öz-yapısına ilişkin önemli belirlemedir; çünkü toplumsal çıkarların ve ilgilerin çeşitlenmesi, bazı kişilerin sahip olma ve diğer insanlar üzerinde etki ve erk kurma eğilimlerini sürekli güçlendirmektedir. Bu nedenle, çıkarlarını ve erkini artırmak isteyenler, diğer insanları yalanla dolanla aldatma yoluna başvururlar. İnsanları aldatmanın başlıca aracı dildir; çünkü dil ile her şey yapılabilir. İnanç, ulus ve tarih gibi değerler de aldatmanın aracı olarak kullanılır.

Öte yandan, insan hayal kuran, düş kuran, hayal ettiği şeyi gerçeğe dönüştüren bir varlıktır. İnsan neyin hayalini kurarsa, Mevlana’nın deyişiyle, “o şeyin hayali”, onu “o şeye doğru götürür.” Hayalde, “gerçeği değiştiren bir şey saklıdır.” Hayaller, “içinde birisi gizlenmiş çadırlara” benzer. İnsanı çeken gerçek, neyse odur. İnsan türlü türlüdür ve “yüzlerce arzusu vardır.” Ayrıca, insan “ayırt etme yeterliliği” ya da duyarlılığına sahiptir. Ayırt etme yeterliliği, insanda bulunan “ince/latif anlamdır.” İnsan, ayrımlaştırma yetisinin yanı sıra, umut eder. Umut, Mevlana’ya göre, “güvenlik yolunun başıdır.” Bu yolda “doğruluğu” ilke edinmelidir. İnsan doğruluk yolunu tuttuğu ve bu yolda ilerlemeyi sürdürdüğü sürece, “hiçbir eğrilik kalmaz.” Bu ilkede umudu kesmemek gerekir (Mevlana 1969, s. 14- 5).

Yüzünü ne yana çevirirsen, Tanrı oradadır

Anadolu tasavvuf düşüncesinde de insan anlayışında yol gösterici bir anlatım olan “Ölmeden önce ölünüz!” hadisi, her türlü dünyasal ve özsel tutkulardan ve çekiciliklerden kurtularak, yetkinleşmenin son aşamasına ulaşıp orada, her türlü yetkinliği simgeleyen Tanrı’nın ışığında, yok olmak,  özünü yitirerek, tanrısal ışığa dönüşmek olarak yorumlanabilir. Bu kutsal söz elbette çoğul bir yoruma uygun ve açıktır. İnsanı, bir üst istence bağlamakta, dolayısıyla öznel istencin özgürleşme alanını belirlemektedir.

Bunun yanı sıra, insana çok büyük bir değer vermekte, onun tanrısal ışıkla aydınlanabileceğini imlemektedir. Aynı içrek ve derin anlam, “Biz, emaneti göklere, yere, dağlara önerdik. Onlar emaneti yüklenmekten çekindiler… Onu insan yüklendi; çünkü o pek zalim, çok bilgisizdir” ayetinde vardır. Mevlana bu ayeti şöyle yorumlar: İnsanın “elinden kaç iş birden geliyor; akıllar bile hayret içinde aklıyor: Taşları lal ve yakut, dağları altın ve gümüş madeni yapıyor. Yeryüzündeki bitkileri harekete geçirip diriltiyor”  Benzer düşünceler, “Biz hakikaten âdemoğullarını şereflendirdik” ayetine de içkindir.  Mevlana bu sözün yorumuna şu dizeleri ekler: “Sen, değerinle, düşüncenle iki âleme bedelsin; ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun” (1969, s. 24- 25).

Bu anlatımlar, dünya bilimlerinin bir başına değer taşımadığını, değerlileşebilmek için, ‘özünü bil!’ ilkesini de önemsemek gerektiğini dile getirmektedir.    Çünkü özünü bilmek, her türlü bilginin kaynağıdır ve bunlardan daha yüksektir (Mevlana 1969, s. 28).

“Yüzünü ne yana çevirirsen, Tanrı oradadır” ayeti, anlam derinliği ve yetkinliği bakımından her türlü çoğulluğa olanak vermektedir. Mevlana’nın bu ayete ilişkin yorumu uyarınca, Tanrı “her yerde bulunan, geçerli olan yüzdür; süreklidir, ölmez.” Bu yüze yönelen âşıklar, özlerini feda etmiştir.

İnsanın içinde her şey yazılıdır

İnsanın yolunu, yönelimini belirleyen onun “derdi”dir; Mevlana’nın deyişiyle, dert “her zaman insana yol gösterir.” İnsanın dünyada yaptığı her iş, kısacası, bilim, ticaret, ahiret, her işin kaynağı ve itici gücü insanın derdidir, gereksinmesidir. Bu nedenle, yine Mevlana ile söyleyelim: Dert, dermana çağrıdır (Mevlana 1969, s. 32- 33).

Yine Mevlana’nın aktardığı “Sevgi oldukça, sitem de olur” ayeti de neden-sonuç ilişkisini çok iyi anlatan bir belirlemedir. ‘İnsan, insanın aynasıdır’ sözü de “iç-dış” ilişkisi bağlamında anılabilir (Mevlana 1969, s. 36).

İnsanda “birçok şeyler” vardır. İnsan her türlü hayvanı içerir; onda binlerce “yırtıcı hayvan” vardır (Mevlana 1969, s. 44). İnsan bedeni “bir bayrak” gibidir. Önce o bayrağı “havada açar”; sonra “yalnız Tanrı’nın bildiği akıl, anlayış, öfke, kızma, yumuşaklık, askerleri o bayrağın dibine gönderirler.” Uzaktan bakanlar, onu “sadece bir bayrak olarak görürler”; fakat yakından bakanlar “onda ne cevherler, ne anlamlar bulunduğunu” görürler (Mevlana 1969, s. 48). Bu önemli belirlemeler, dış görünüşe önem vermemek, içe, içsele, oluşa, öz ve öz-yapıya önem vermek gerektiğini anlatır. İçe ve özsel olana önem vermek, özellikle kutsal metinlerin yorumlanmasında içsel anlamı bulmaya, bulgulamaya çalışmak demektir. Bu anlam arayışı, insanın düşünme yeterliliğini yükselttiği gibi, anlamı da boyutlandırır.

İnsanın doğası, öz-yapısı, yaratılışı, insana birtakım ayrıcı nitelikler katar. Bu nitelikler, olumlu olabileceği gibi, olumsuz da olabilir ve insanın yaşam tarzını ve davranışlarına böyle yansır. Olumluluk açısından, insanın öz-belirlenimi, insanlaşmak, insan onuru bilincini geliştirmek ve özgür ve özerk birey durumuna gelmeye uğraşmaktır. Olumsuzluk açısından ise, insanın öz-yapısı, her türlü yetersizlik, bağımlılık, kötülük ve erdemsizlik olarak belirir. Bu olumsuzluklar, insanı insanlığından uzaklaştırır. ‘Temiz su’, eğretilemesi ayrıca saydamlık, açıklık, doğruluk, yalınlık olarak da yorumlanabilir. Nitekim aynı yerde Mevlana’nın “Ulu Tanrı, veliler ve nebiler (peygamberler) gönderdi. Bunlar büyük ve temiz sular gibidir” demesi, yukarıdaki yorumu güçlendirmektedir.

Yalnızca başkalarının derdiyle dertlenenler insandır

İnsan, “halk” ile ilgilenmez, halktan yakınır ve çaba göstermezse, “o, insan değildir.” Bu bakımdan, insan, “çalışıp çabalamadan geri durmayan”, etkenlik dolu olan ve “Tanrı’nın yüceliğinin” ışığı etrafında “kararsız, huzursuz bir halde dolaşan bir kimsedir” (Mevlana 1969, s. 56).

Bu tümcelerden de görüleceği gibi, Mevlana insanı amaç olarak belirlemesi ve belirlediği o amacı gerçekleştirmek için etken biçimde uğraşması gereken bir varlık olarak tanımlar. Halk ile ilgilenmek, insanın diğer insanların sorunlarıyla, zorluklarıyla ilgilenmesinin, böylece de toplumsallaşmasının, hatta toplumculaşmasının bir yolu olarak değerlendirilebilir. Başka insanın derdiyle dertlenmek, insanı insanlaştıran en önemli etmenlerden biridir. İnsanın, tanrısal ışığın etrafında kararsız ve huzursuz bir halde dolaşması, insanı öz-istenç taşımayan bir varlık olarak görmemekle birlikte, kendi hamlığından kurtularak, olgunlaşma ve yetkinleşme uğraşının bitimsizliğini anlatır. Mevlana’nın, insanı anlamak için, insanın nasıl bir “öz” taşıdığını görmek için, onun “kişiliğinin özüne” inmek gerektiğini söylemesi (Mevlana 1969, s. 59), bu kapsamda değerlendirilebilir.

İnsan, Mevlana’nın nitelemesiyle, “büyük bir şeydir ve içinde her şey yazılıdır”; fakat “karanlıklar ve perdeler”, insanın içindeki bilimi okumasını engeller. Söz konusu karanlıklar ve perdeler, insanın dünya işlerindeki “türlü çeşitli uğraşları, aldığı çeşitli önlemler ve gönlün sonsuz arzularıdır.” Bütün bu karanlıklara ve perdeler karşın, insan yine de “bir şeyler” okuyabilir ve bilgiyi edinir (Mevlana 1969, s. 79).

Bu anlatım uyarınca, insan sonsuz bir olanaklar ve aynı zamanda da olanaksızlıklar varlığıdır. Öz yazgısını ve istencini belirleme gücü taşıyan bir varlıktır. İnsanın özünü, dış dünyayı, doğayı ve diğer insanları bilmesini engelleyen etmenler, özündedir. O yüzden, özünü bilmek, zayıflıklarını ve güçlü yönlerini bilmek, önceliklidir. Özünü bilmek, başkayı bilmenin önkoşuludur. İnsan aynı zamanda çeşitli tutkuları, güdüleri, güçlü arzuları ve ilgileri olan bir varlıktır. Bunlar insanın başlıca engelleridir. Bilmek, ilerlemek ve insanlaşmak isteyen insan, önce bu güdülerini denetim altına almayı başarmalıdır.

İbadet salt Tanrı için yapılmalıdır

İstediği şeyler ya da sahip olma hırsını gidermek için, insan gösterişi de yönelebilir. İnsan, inancını ve ibadetini, salt Tanrı için yapmalıdır. Nitekim Tanrı, kendisi için yapılanları “gösterişten korumak” amacıyla, karanlığı, geceyi getirmiştir. İbadeti, “gösteriş için yapan kepaze olur.” (Mevlana 1969, s. 94). İnsan, yalnız başına yetkin bir yapı, yapıt ortaya çıkaramaz; kalıcı bir eser üretebilmek için, topluluk olmak, toplum içinde olmak gerekir. Mevlana ayrıca “akıllı, derin düşünceli” insanlar yanına geldiği zaman, onlarla hakikat benzeri ince şeyler üzerine konuşmak için, bilimleri öğrenmeye uğraştığından söz eder.

İnsan korku, umut, korkusuzluk ve umutsuzluk ikilemi içindedir. Kimileri korkuyu yener, umut geliştirir; kimileri de korkunun altında ezilir, umutsuzlaşır ve yaşamdan kopar. Mevlana bu karşıtlığı “Bana korkusuz bir umut, ya da umutsuz bir korku göstersene!” sözleriyle dile getirir. Umut, bu düşünüre göre, insanı etkenleştiren, üretkenleştiren bir güç kaynağıdır; “umudu olmayan insan tembelleşir, kendisinden bir hayır beklenmez”  (Mevlana 1969, s. 119- 120).

Anlama ulaşan insan yetkinleşir; saldırganlık ve şiddet eğiliminden arınır; böylece de hem evrenin varlığının güvencesi olan ‘sevgi’ kavramını içselleştirir, hem de Tanrı’nın sevgili kulları arasına girer. Bütün bunların olabilmesini sağlayan ‘amaç’ ise anlamdır. Anlamı, “başka türlü söylemek” olanaklıdır. (Mevlana 1969, s. 133). Mevlana’nın özellikle bu son tümcesi, anlamı anlatma olanağını çoğullaştırmak suretiyle, insanın öz-bilinicini ve toplumun bilincini de çoğullaştırmaya elverişlidir. Ayrıca, çoğul bilinç, çoğul evrenin isterlerini anlama ve anlatma yeteneği taşıyan bilinçtir.

Kadın, akıllılardan da üstündür

İnsan kavramı erkek ve kadını, yaşlı ve genci, Türk’ü, Kürt’ü, Rus’u, Alman’ı Arap’ı, siyahı ve beyazı kısacası her türlü insanı kapsar. Kadın özellikle İslam dünyasında hala baskı altında tutulmakta, çoğu kez erkek ahlaksızlığının nesnesi durumuna getirilmekte, tecavüz edilmekte ve hatta öldürülmektedir. Bu bakımdan kadın sorununu yaratan erkeklerdir. Söz konusu nedenle bu sorun özünde bir erkek sorunudur. Peki, bu sorun nasıl çözülebilir? Mevlana ‘Mesnevi’ adlı kitabının ‘Gerçekte kadınlar, akıllı olanlara üstün olurlar ve cahiller onlara üstün olurlar’ hadisinin açıklaması bölümünde şöyle bir açımlama yapar: “Peygamber dedi ki: Kadın, akıllılara ve gönül sahiplerine üstün gelir. Cahillerse, kadına üstün olur; çünkü onlar sert ve serkeş davranır.” Mevlana’nın anlatımıyla, bilgisizlerde “incelik ve letafet ve insaf az bulunur”; çünkü bunların doğalarına “hayvanlık” egemendir. “Sevgi ve incelik, insanlık niteliğidir. Öfke ve şehvet, hayvanlık niteliğidir” (Mevlana 2009, s. 169).

Bu sözlerden de görüleceği üzere, Mevlana bilgisizleri, öfke ve şehvet tutkuları nedeniyle hayvanlıkla niteler. Buradan şöyle bir çıkarım yapılabilir: Kadına şiddet ve baskının ortadan kalkabilmesi için, bilgisizlerin sevgi ve incelik gibi insan niteliklerini edinmeleri ve bunları yaşamlarında edimselleştirmeleri gerekir.

Kadına ‘örtün!’ demek doğru değildir

Saklanan, gizlenen, üstü örtülen şeye karşı insanların ilgisinin ve isteğinin arttığın belirten Mevlana’nın anlatımıyla, “Sen ne kadar kadına ‘Kendini sakla, örtün!’ diye buyurursan, onda (kadında) kendini gösterme arzusu o ölçüde çoğalır. Halkta da gizlendiğinden dolayı, o kadını görme eğilimi o kadar artar. Şu halde, sen oturmuş, iki taraftan bu görmek ve görülmek arzusunu, rağbetini artırıyor ve bununla da onu ıslah ettiğini sanıyorsun. Bu yaptığın şey fesatçılığın bizzat kendisidir.” Eğer kadında “kötü bir iş yapmamak cevheri varsa, sen engel olsan da olmasan da, o güzel yaratılışına, temiz ve iyi huyuna uyacaktır” (Mevlana 1969, s. 138- 139).

Bu tümceler, insan psikolojisini de gözeten, gizli ve gizemli olanın ilgi çektiği deneyimini yansıtır. Burada şu yorum yapılabilir: Ayrıca, kadına nasıl giyinmesi gerektiği konusunda buyruk verilmemeli, giyinme tarzı, kadına bırakılmalı, onun özgürlük alanına giren bir konu olarak görülmelidir.

Mevlana’nın şu sözleri de aynı bağlamda düşünülebilir: “Tanrı’nın öyle kulları vardır ki, bir kadını çarşaflı görünce, ona: ‘Yüzündeki peçeyi aç da yüzünü göreyim; bakayım kimsin, nesin? Eğer sen yüzü kapalı olarak geçersen ve ben de seni göremezsem, bu kimdi, nasıl bir kimseydi? diye rahatım, huzurum kaçacak. Yoksa ben senin yüzünü görünce, seni rahatsız edecek… bir adam değilim… Sizi görünce, huzurum, rahatım, iyi düşüncelerim bozulmaz. Fakat görmezsem ‘acaba kimdi?’ diye merak ederim.” Kadınlar, benliklerine düşkün olanlara karşı örtünebilir; ancak “gönül ehli olanları, fitne ve fesattan kurtarmak için açmaları yerinde olur”  (Mevlana 1969, s. 244).

Mevlana’nın bu belirlemeleri, günümüz için de geçerlidir. Kadını örtünmeye ya da özgür istenciyle örtünen kadını, örtüsünü açmaya zorlamak, hem insan onuruyla, hem de insan haklarıyla bağdaşmaz. Bu nedenle, ‘kadını’ insan olarak görmek ve onun hak ve özgürlüklerine saygı duymak temel ilke olmalıdır. Kadının örtünmesi ya da örtünmemesi, hiçbir biçimde ahlak ölçütü, dinin gereği durumuna getirilmemeli ve hiçbir koşulda ideolojik amaçlar için araçsallaştırılmamalıdır. Kadını araçsallaştırma, her şeyden önce kadın bireyliğine, dolayısıyla insana saygısızlıktır.

İnsanın içi özgürlük dünyasıdır

Mevlana’nın insanın iç dünyasıyla ilgili şu sözleri her zaman güncelleştirilmeye ve yararlanmaya elverişlidir: “Kimsenin içine hükmedilemez. Düşünceler havadaki kuşlar gibidir. Anlatımlar ve tümce, söz haline geldiği andan itibaren, onun kâfirliğine ve Müslümanlığına, iyiliğine ve kötülüğüne” göre (Mevlana 1969, s. 154- 155) karar verilebilir.

‘İnsanın içi özgürlük dünyasıdır, ona egemen olunmaz’ belirlemesi, herkesi, dolayısıyla kadınları da kapsar. Böyle olmakla birlikte, eril anlayışı içselleştirenler, kadının iç ve dış dünyasına egemenleşme hakkını kendinde görmektedir. Burada şöyle soru ve yanıt denemesi yapılabilir: Düşünceleri belirleyen kimdir? Hangi güçtür? Tanrı, bütün evrenlerin üstünde olduğuna ve her şeyi belirlediğine göre, kulun sözünü, düşüncesini de belirler.  Bu belirlemeler, düşünmenin, insan doğasının bir gereği olduğunu, düşünen insana ‘şöyle düşün, böyle düşün!’ diye kural koyulamayacağını açıkça dile getirmektedir. Bu belirleme, düşünme ve ifade özgülüğü açısından da olağanüstü bir atılımdır.

Her şey değişir

Mevlana’nın yukarıda andığım ‘Günümüz Türkçesiyle Şiirleri’  adlı kitapta yer alan şu sözleri, değişimin kaçınılmazlığını anlatır: “Düne ait/ ne kadar söz varsa,/ dünle beraber gitti/ cancağızım…/ Şimdi yeni şeyler/ söylemek lazım.” Bu sözlerden de görüleceği üzere, Mevlana’nın geliştirdiği anlayışın özü, doğaya, insana, topluma, kültüre ve sanata ilişkin “yeni şeyler” söyleme, yenilik ve ilerleme yaratma istenci ve bilincidir. Bu eleştirel bilinç, aynı zamanda ve doğal olarak insan ve kültür eleştirisidir.

Kaynakça:

[1]Mevlana Celaleddin Rumi (2009): ‘Mesnevi I’; Yayıma hazırlayan: Adnan Karaismailoğlu, T.C. Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Konya

[2] Mevlana Celaleddin Rumi (1969): ‘Fihi Mafih’; çeviren: Meliha Ülker Anbarcıoğlu, üçüncü baskı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul

[3] Nil Yüzbaşıoğlu; yayına hazırlayan:  (2007 olabilir): ‘ Mevlana ve Günümüz Türkçesiyle Şiirleri’; metin: Beşir Ayvazoğlu, Şiirlerin Türkçesi: Refik Durbaş, illüstrasyon: Gültekin Çizgen, Boyut Yayın Grubu, İstanbul

[4] Mevlana (2017): ‘Rubailer’; çeviren: Hasan Ali Yücel, X1. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul

[5] Mevlana Celaleddin Rumi (2009): ‘Mesnevi I’; Yayıma hazırlayan: Adnan Karaismailoğlu, T.C. Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Konya

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir