Siyasal Paradigmalar
Prof. Dr. Ahmet Özer Biz bir yandan günlük ve konjonktürel hunharlıklarla uğraşırken diğer yandan dünya elimizden kayıp gidiyor. İnsanoğlunun güç arayışındaki gaddarlığı sadece güçsüzleri ezmekle... Açgözlülüğün Bizi Götürdüğü Yer
Gönderiyi Paylaşın

Prof. Dr. Ahmet Özer
Toros Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi

 

Nereye Gidiyoruz?

Biz bir yandan günlük ve konjonktürel hunharlıklarla uğraşırken diğer yandan dünya elimizden kayıp gidiyor. İnsanoğlunun güç arayışındaki gaddarlığı sadece güçsüzleri ezmekle kalmıyor doğayı da tahrip ediyor. Çünkü doğaya karşı da aynı açgözlü saldırganlık sürüyor.  Savaşlar, saldırganlıklar, onların yaptığı tahribatlar da cabası. Hem insana, hem doğaya büyük saldırılar oldu. Artık bir muhasebe zamanı.

Ancak bu muhasebeyi yaparken bugüne saplanıp kalırsak geleceği göremeyiz. Böyle giderse insanoğlu bir süre sonra yapay yapraklar ya medikal haplarla yaşamak zorunda kalacak. Kapitalizmin biriktirme hırsı, mal mülk arayışı, para pul uğruna giriştiği vahşi katliamlar sadece insanoğlunu tüketmiyor doğayı da giderek yok ediyor.  Öyle ki bu gidişattaki yalanlarına sadece kendileri değil bizi de inandırıyorlar. Hem de ele geçirdikleri mevki makamla bilimi de kendilerine yalancı şahit tutarak bunu yapıyorlar.

İktisaden Söylenen Yalan

Bakın iktisat biliminden bir örnek vereyim. Okuyanlarınız bilir; çıkarları için bu bilim dalına şu yalanı söyletiyorlar, efendim neymiş, “İnsanın sonsuz ihtiyaçları varmış, doğada ise bu sonsuz ihtiyaçları karşılayacak sınırlı olanaklalar varmış, ekonomi bilimi bu sonsuz ihtiyaçlarla sınırlı imkânları giderme bilimiymiş.” YALAN. Külliyen yalan. Sırayla bakalım.

Yalan 1. İnsanın neden sonsuz ihtiyacı olsun ki?  Sonuçta yediği, içtiği, giydiği şey belli. Varsayalım dört mevsime göre dört ayrı giysisi olsun. Yok, hayır onları zengin etmek için her birinden dört yerine kırk dört giysimiz olacak. Hatta bunu teşvik etmek için günler icat etmişler. Sözgelimi, “sevgililer günü”, “analar günü”, “babalar, günü” vb. domates toplama günü, salça kurutma günü,  daha aklınıza gelecek türlü rezillikler. Mallarını satsınlar, zengin olsunlar diye bizi bu oyunlarına alet ediyorlar, kandırıyorlar. Yoksa bir insan senede bir gün mü anasını, babasını düşünecek, sevecek, böyle bir şeye kimin aklı alır, kimin gönlü razı olur?

Yalan 2. Sizin için güzel alışveriş merkezleri yapıyoruz, diyorlar. Bizim içinmiş. Bu da yalan. Şimdi bu dev tapınma mabetlerindeki lüks avm’ler bizi düşündükleri için mi yapılmış yoksa satmayı hem kolaylaştırmak hem de çılgın bir tüketim toplumu yaratmak için mi? Elbette güzel mekânların olması herkesin beklentisi, ama maksat bu değil, maksat bu işi organize etmek. Bir sakız almaya giren biri oradan bin bir şey alsın diyedir bütün bu yapılanlar. Çünkü kapitalizm ve kapitalistler insanı ruhunu zenginleştirmekle ilgilenmez, onların derdi insanı ve onun bedenini sonuna kadar sömürmektir. Tüketimi körüklemek adına insanı kandırmak gerekir; bunun için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Sanayinin ilk dönemlerinde üretim kutsaldı, artık bu “Post Fordist” dönemde tüketim asıl şimendifer. Daha önceleri kitleler için yapılan kütle üretimini şimdi esnek üretime dönüştürüp kitle tüketimine çevirdiler. Daha fazla kazanmak, daha çok biriktirmek için. Söz konusu olan insanın mutluluğundan ziyade onların ceplerinin dolmasıdır.

Yalan 3. Herkesi düşünüyorlar gibi yapıyorlar. Yalan. Bu dev tüketim mabetleriyle sadece küçük esnafın köküne kibrit suyu dökmekle kalmadılar, aynı zamanda insanları bu mabetlere adeta tapınmaya çağırırcasına birer tüketim makinesine çevirdiler. Tüketim makinelerini de birer gösteriş budalasına,  marka sevdalılarına çevirdiler. İnsanlar var olmak yerine, bunlarla kendilerini var ediyorlar. Düşünceleriyle kendilerini göstermek yerine giydikleriyle ve tükettikleriyle gösteriş yapıyor, arkadaş seçiyor, çevre ediniyorlar. Anlayacağınız bu devirde artık, var olmadan varlıklı olmak önemli. Kafasında ne var, toplum için ne yapmış, ne değer üretmiş, bunlar önemsizleşiyor. Bunların yerine oturduğu ev, bindiği araba, giydiği elbise veya kullandığı telefonun markası önemli olmaya başlıyor. Neoliberalizmin tüketim mabetleri bir taşla adeta kuş katliamına çıkıyorlar. Örneğin, televizyonda bir dizi ya da bir reklam izliyorsunuz. Ne yapıyorlar? Dizide bir kıza bir kot pantolon giydirip, ürettiği birayı seyredene içirerek,  “bak ne güzel senin de olabilir” fikrini kafasına sokuyorlar. Bununla o kişiyi kot pantolonu almaya sevk ederek ekonomik ilişkileri etkiliyorlar. Kişiyi benzer kotlar giymiş insanlarla arkadaşlık yapmaya sevk ederek sosyal ilişkisini yönlendiriyor. Onun gibi davranamaya sevk ederek kültürel ilişkileri biçimlendiriyor. Ve nihayet aynı grupların düşüncelerini benzeştirerek siyasal ilişkileri de kendine göre kanalize edebiliyorlar. Peki, bir kuşla kuş katliamı değil de nedir bu?

Yalan 4. “Doğa dostuyuz” yalanlarıyla sadece doğayı değil, zihinleri de kirletiyorlar. Bunca şeyi karşılamak için doğayı hızla tüketiyorlar. Oysa insanın ihtiyaçları belli ve sınırlı… Günde üç öğün yemek yer ve üstü başına uyacak temiz giysiler giyer. Hayır, bu yetmez, lüks villalar, arabalar, avm’ler olmazsa adam değilsin demek isteniyor. Çıldırmış ultra kapitalizm, bizi oyuna getirip tuzağına düşürüyor. Onlar bunu yaparken dünyanın da bizi besleyecek, barındıracak ve taşıyacak hali kalmıyor. Tek umursadıkları satmak, kazanmak ve biriktirmek. Marx’ın dediği gibi “biriktirin biriktirin, dininiz de imanınız da biriktirmektir”

Yalan 5. Bölüşmek mi? Sakın ha ondan hiç bahsetmeyin. Kapitalizm büyümeyi sever, bölüşmeyi asla. Sadece sevmemekle kalmaz, bölüşmekten nefret eder. Bölüşüm adaleti sıfır seviyesindedir. Birileri haksız “kazançlarla” boğazına kadar dolarken, öbürü açlıktan öldüğünde dönüp bakmaz. Ona göre altta kalanın canı çıksın. Sokaklar açlarla dolu kimin umurunda. Hani insanı seviyordu, hani insan için yapıyordu, o zaman dünyada bu kadar varsıllık varken, insanlar neden açlıktan ölüyor, çocuklar neden yatağa aç giriyor? Eşitliği, bölüşümü ve adalet duygusunu oluşturan vicdan nerede. İnsani eşitlik duygusu nerede?

Şimdi hidayete gelelim: Bu sözlerimizle sakın gelişmeye ilerlemeye karşı olduğumuz sanılmasın. Tersine ilerlemeyi ve gelişmeyi sonuna kadar savunan ve gereğini yapmaya çalışan biriyim ben. Ama bu ilerleme ve gelişme insanın insanlık onuruna yakışır derecede yaşaması için olmalı. İnsanı sömürüp aşağılamamalı. Küçük bir azınlık lüks safahat ve savurganlık içinde yaşarken büyük çoğunluk fakrı zaruret içinde olmamalı. Olursa o zaman gelişmenin ilerlemenin ne anlamı kalır? Bu gayrı insanı durumu vurgulamalı, açığa çıkarmalı ve önlemeliyiz. Çünkü bilim insanı namusu aynı zamanda yalanları teşhir etmeyi de gerektirir. Sadece kendimiz için değil gelecek kuşaklar için de buna ihtiyaç var. Çünkü bu gidişat iyi bir gidişat değil.

İşte size dünyanın gidişatından bazı örnekler.

Dünyanın Limiti Aşıldı

Bu dünya artık bize yetmiyor. Küresel Ayak İzi Ağı’na göre (Global Footprint Network), şu anda 1.6 dünyaya ihtiyacımız varmış. Aslında bazı bilim insanları bundan da fazlasını söylüyor. Yanı bu gidişatla, bu çılgın ve savurganca yaşam tarzıyla giderse bir değil birkaç dünya lazım. O da yok. O zaman gemi batar. Gemi batınca herkes batar. Bu olmadan önlem almak şart. Levra, doğal kaynakları öylesine hızla tüketiyoruz ki, gezegen kendini yenilemeye fırsat bulamıyor. Kaynaklar azalıyor. Aşırı avlanma yüzünden denizlerdeki balık stokları tehlikede. BM gıda örgütü FAO, raporunda Akdeniz ve Karadeniz’deki aşırı avlanmanın “kaygı verici” seviyede olduğunu görünüyor. Böyle giderse 2050’lerde avlayacak balık bulmayacağız… Beyaz adam o zaman doların yenemeyecek bir şey olduğunu anlayacak ama iş işten geçmiş olacak.

Okyanusların giderek asitleniyor; bu da bir başka büyük sorun. Doğaya saldığımız karbondioksitin yüzde 30’unu okyanuslar emiyor. Okyanuslardaki asit seviyesi bu yüzden yükseliyor. Kabuklu canlılar ve özellikle de planktonlar tehlikede. Oyla planktonlar okyanuslardaki besin zincirinin temel halkası. Akarsular, vadiler enerji santrallerine kurban ediliyor. Böyle giderse dünya su kıtlığı yaşayacak. Bazı bölgelerde bu yaşanıyor zaten. Bugün dünya üzerinde temiz suya ulaşamayan iki milyar yoksul insan söz konusu. Dünya bu görmezden gelemez.

Ormanlar tehlikede. Her saniye bir futbol sahası büyüklüğünde orman alanı yok ediliyor. Yıllık orman kaybı 5.8 milyon hektara ulaşmış. Nüfus artıyor ama tarım arazileri azalıyor. Nedeni yoğun yapılaşma. Kömür, petrol gibi fosil yakıtlar havayı hızla kirletiyor. Bu yüzden iklimler değişiyor. Sıcaklık artışı durdurulamazsa durum felaket. Tatlı su kaynakları ise çok sınırlı ve daha da azalıyor.

Bu yılki “Dünya Limit Aşım Günü” 8 Ağustostu. Bu vesile ile yapılan çalışmalar, doğanın dengesini bozarak tüketebileceğimiz kaynakların tümünü sekiz ayda tükettiğimizi gösteriyor. Giderek daha hızlı tüketiyoruz. Ne olacak şimdi? Gelecekten borç alacağız. Oysa Kızılderili atasözünde ne diyordu: “Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmadı. Biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık.” Yeryüzünü çocuklarımızdan çalıyoruz. Emanete ihanet ediyoruz. Böyle devam ederse 2030 yılında bir yıllık kaynağı 6 ayda tüketmeye başlayacağız. Gezegen daha hızlı tükenecek ve bunun sonu yok.

Peki, Çare Ne?

Acilen bir U Dönüşü gerekli. İhtiyacımız kadar tüketmeyi öğrensek sorun kalmaz.  Bu gezegende misafir olduğumuzu bilsek, gelecek nesilleri de düşünsek… Ona göre hareket etsek belki bir sonuç elde edebiliriz. Bunun için de bilinç gerekli. Her şeyi çöpe atmak yerine geri dönüşümü sağlamalıyız. Fosil enerjilerden vazgeçip güneş, rüzgâr gibi yenilenebilir kaynaklara yönelmeliyiz. Nüfus artış hızını yavaşlatmalıyız. Hayat tarzımızı değiştirmeli, sadeleşmeliyiz. Tüketim çılgınlığına son vermeliyiz…   En önemlisi eşitsizlikleri gidermeliyiz.

Bir çırpıda akla gelenler bunlar.  Çünkü gidişat parlak değil. Örneğin dünyadaki herkes Almanlar gibi tüketmeye başlasa, 1.6 dünya değil 3 dünya bile bize yetmez. ABD yurttaşı gibi tüketse herkes, 4 dünya az gelir. Bu çılgınlığın sebebi yukarda anlatmaya çalıştığım ekonomi politik. Onun da literatürdeki adı ultra kapitalizm. O halde kapitalizmden kurtulmalıyız.  Bunu da politika kurumu yapacak. Peki, politikacılar neden çözüme yansımıyorlar? Çünkü onların da önemli bir kısmı, özellikle iktidara geldikten sonra, insanı ve doğayı düşünmek yerine bir sonraki seçimi ve alacağı oyu düşünüyor. O yüzden çözümün değil giderek sorunun bir parçası haline geliyorlar. Bu zihniyet değişmeli. Çünkü kısır döngü burada başlıyor. Sormak lazım, “Hani gelecek nesillere bırakacaktık dünyayı. Kendimize bile yettiremedik. Ne açgözlüsün ey insanoğlu.” O halde bu gidişatın değişmesi için bakış açısı değişmeli yani politika değişmeli. Bunun için politikacı ve onun dünyaya bakışı ve zihin dünyası değişmeli. Yeni nesil politikalar için yeni nesil politikacılar yetiştirmeliyiz.

Şimdiye kadar Yorum yok.

Aşağıda Yorum bırakmak için ilk siz olun.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.